01 Ekim 2026
  • Antalya20°C

ZİNCİRİN TAMAMINI GÖRMEK!

HASAN EKİN KURUCUK

01 Ekim 2026 Perşembe 22:04

Bugün bakkala girdiğimde, bakkalın 30 yaşlarındaki çırağı Emirhan beni yine candan karşıladı.

Ufak bir hoşbeşten sonra yine muhabbet etmek için beni kaşıdı.

Arkadaş arabada, antrenman sonrası yorgun ve uslu. Hava serin, camlar açık. Ben de şeytana uyup son zamanlarda insanlara sorduğum bir soruyu Emirhan'a sorarak sohbet ettim.

Şimdi siz de kopya çekmeden, sabredip samimi bir şekilde karar alarak devam edin isterim.

...

Diyelim ki aynı şehirde yaşayan iki çocuk var.

Birinci çocuk iyi bir ailede büyümüş.

Ailesi ortalama bir gelirde ve ona iyi bir eğitim sağlamaya çalışmış. Ahlaklı, disiplinli ve çalışkan. Okulunda başarılı. Kendisine verilen imkânları değerlendirebiliyor.

İkinci çocuk ise şehrin kenar mahallelerinden birinde büyümüş.

Ailesinin imkânları sınırlı. Okul hayatı başarısız geçmiş. Disiplini zayıf. Çevresi kötü. Serseri bir hayat sürüyor. Kendisine verilen imkânları değerlendirdiğine dair de pek bir işaret yok.

Şimdi sana bir miktar para veriyorum ama şartım şu:

Bu parayı yalnızca bir çocuğu kurtarmak için kullanabilirsin.
İkisine birden veremezsin!

Hangisine verirdin?
Birinci çocuğa mı?
İkinci çocuğa mı?

Emirhan hiç düşünmeden, belki bir çoğunuz gibi ikinci çocuğu seçti...

Soruyu devam ettirdim:

Şimdi hikayeyi biraz değiştirelim...

Büyük bir deprem oldu. Şehir yıkıldı!
İki çocuk da evini ve ailesini kaybetti.
İkisinin de sahip olduğu her şey yerle yeksan oldu.
İkisinin de geleceği belirsiz...

Ve sana parayı şimdi veriyorum, aynı şartlarla!
Şimdi parayı hangisine verirsin?

Emirhan:
Abi zaten o garibana felek vurmuş bir de ben vurmam, yine ona veririm!

Peki sizin cevabınız değişti mi yoksa bir dakika önceki ile aynı mı?
Eğer değiştiyse, ne değişti?

Çünkü çocukların potansiyelleri değişmedi.
Yetenekleri değişmedi.
Eğitimleri değişmedi.
Çalışkanlıkları değişmedi.
Ahlaki yapıları değişmedi.
Kendilerine verilen imkanları değerlendirme biçimleri değişmedi.

Değişen tek şey, başlarına gelen felaket.
Bir anda birinci çocuk daha "mağdur" oldu.
Daha "gariban" oldu.
Daha fazla acınacak bir hikayenin sahibi oldu.

Ve belki de kimileriniz tam bu noktada, biraz önce yatırım yapmayı düşündüğü ikinci çocuğu bırakıp birinci çocuğa yönelmeye başladı.

Peki neden?

---

Emirhan'ın cevabını aldıktan sonra, o benim suratımda hala birinci soruya verdiği cevabı teyit etmeye çalışırken, başka bir soruya geçtim:

Diyelim ki profesyonel bir futbolcusun.

Sol ayağın üst düzey.

Topa öyle bir vuruyorsun ki ceza sahasının dışından bile kaleyi gördüğünde tehlike yaratıyorsun. Ortaların isabetli, şutların güçlü, duran toplarda takımın en güvendiği oyunculardan birisin.

Ama sağ ayağın... vasat.

Kötü değil belki ama sıradan. Sol ayağınla yaptıklarının yanına bile yaklaşamıyor.

Antrenörün sana bir sebepten ceza veriyor ve diyor ki:

“Her gün antrenmandan sonra bir saat daha çalışacaksın.”

Önünde yalnızca bir haftalık böyle bir fırsat var.
Yani toplamda yedi saatlik ekstra çalışma.
Bu yedi saati istediğin yere harcayabilirsin.

Şimdi sana soruyorum:

Bu yedi saati nereye harcarsın?
Zaten çok iyi olan sol ayağını daha da geliştirmeye mi?
Yoksa zayıf olan sağ ayağını geliştirmeye mi?

Düşün.

Emirhan hemen atladı:
Sağ ayağımı geliştiririm!

---

Emirhan'ın cevabından sonra başka bir soruya daha geçtim.
Emirhan sabırsızlanmaya başladı ama henüz kopmadan dinliyor:

Diyelim ki bir at yarışını izliyorsun.

Önünde iki at var: A ve B.

Aynı mesafede koşuyorlar. A’nın geçmiş yarışlarına baktığında oldukça istikrarlı bir tablo görüyorsun. Son sekiz yarışının altısını kazanmış, birinde ikinci olmuş. Hızlı, istikrarlı ve bu mesafede ne yapabildiğini defalarca göstermiş.

B’nin geçmişine baktığında ise tam tersi bir tablo var. Aynı mesafede koştuğu son sekiz yarışta galibiyeti yok. Çoğunda yarışın sonlarında kalmış, birkaçında dereceye bile girememiş.

Şimdi sana bir miktar para veriyorum.

Bu parayla yalnızca bir ata bahis oynayabilirsin. İkisine birden oynayamazsın.

Hangisine oynarsın?

A mı, B mi?

Emirhan bu sefer bir an bile beklemede, hiç düşünmeden:
A tabi Abi?

Ben:
Neden?

Emirhan:
Abi hayvanın geçmişi ortada. Altı kere kazanmış. Diğeri kazanamamış. Ben niye gidip öbürüne para vereyim?

Ben:
Yani elindeki parayı, hangisinin daha iyi sonuç verme ihtimali varsa ona koyuyorsun?

Emirhan:
Herhalde Abi! Enayi miyim ötekine vereyim?

Ben:
Peki... Soruyu biraz değiştiriyorum:

B atı küçük bir ahırda büyümüş. İyi yemle beslenememiş. İyi bir antrenörü olamamış. Rakiplerinden çok daha kötü şartlarda hazırlanmış.

Hatta, bu yarışı kaybederse sütçü beygiri yapacaklar!

A atı ise çok iyi bakılmış. Antrenmanlarını disiplinli yapmış, çocuktan beri hazırlanarak bir disiplin ve gelişimi var.

Şimdi sana parayı tekrar veriyorum.
Hangisine oynarsın?

Emirhan:
A'ya oynarım tabi Abi!

Ben:

Peki neden?

Emirhan:
Abi... Hayvanın geçmişi ortada. Altı kere kazanmış. Diğeri kazanamamış. A belli yani.

Ben:
Ama az önce sana B'nin hikâyesini anlattım.

Emirhan:
E anlattın Abi.

Ben:
B'nin şartları çok kötü.
İyi beslenmemiş.
İyi bir antrenörle çalışmamış.
Küçük bir ahırda büyümüş.
Rakipleri kadar imkânı olmamış.
Hatta bu yarışı da kaybederse sütçü beygiri yapılacak.

Emirhan:
Evet.

Ben:
A ise iyi şartlarda yetişmiş.
İyi beslenmiş.
İyi antrenörlerle çalışmış.
Düzenli çalışmış.
Çocukluğundan beri yarışlara hazırlanmış.

Şimdi bir daha soruyorum:
Elindeki parayı hangisine verirsin?

Emirhan:
A'ya.

Ben:
Neden?

Emirhan:
Abi... Çünkü kazanacak olan belli.

Ben:
Peki biraz önce çocuklarda ne yaptık?

Emirhan:
Nasıl yani?

Ben:
İki çocuk verdim sana.
Birinin eğitimi iyi.
Çalışkan.
Disiplinli.
Ahlaklı.
Kendisine verilen imkânları değerlendirmiş.
Diğerinin bunların hiçbirini göstermediğini söyledim.
Sana da “Hangisine yatırım yaparsın?” dedim.
Sen ikincisini seçtin.
Sonra ne yaptım?
İki çocuğun da başına kötü şeyler geldiğini anlattım.
Senin kararın değişmedi.
“Zaten gariban, bir de ben vurmayayım.” dedin.

Şimdi burada iki at var.
Biri diğerinden daha iyi performans göstermiş.
Diğerinin şartları daha kötü.
Ama sen yine de A'ya oynuyorsun.

Emirhan:
E abi at yarışı bu. Para yatırıyoruz.

Ben:
İşte mesele de bu.
At yarışında para senin.
Sonucu da doğrudan sen göreceksin.
A kazanırsa paranı büyütme ihtimalin yüksek.
O yüzden hiç düşünmeden geçmiş performansa bakıyorsun.
Kendi çıkarının doğrudan söz konusu olduğu yerde gayet rasyonel davranabiliyorsun.
Ama paranın getirdiği sonuç seni direk ilgilendirmiyorken, romantik karar aldın.

Futbolcuyken 1 saatini sendeki asıl farkı yaratan güçlü tarafına değil, zayıf tarafına yatırdın. Sol ayağınla 30 metreden şutların 40 metreye çıkınca rakip takım için çok daha büyük bir tehlike olacakken, sen sağ ayağını ortalama bir seviyeye çekerek normal bir savunma oyuncusunun karşılayacağı hale getirdin ama sol ayağın hala 30 metreden tehlike yaratabiliyor. Yani sende asıl fark yaratacak özelliğin gelişmedi.

Çocuk olayında ise ahlaki açıdan zayıf olan çocuğa, duygusal bir karar ile parayı teslim ettin.
Ama o çocuğun bu parayı kendi eğitimi için kullanma ihtimali, diğer çocuğa göre çok daha zayıf.

Oysa diğer çocuk kendini geliştirdiğini, var olan potansiyelini zaten gösteriyor.

İkinci çocuğun elindeki imkânları değerlendirme konusunda zaten daha zayıf bir geçmiş gösterdiği için, verilen paranın eğitimine ve geleceğine dönüşeceğine dair elimizde daha az veri varken;

Üstelik birinci çocuk kendisini kurtararak yalnızca kendi hayatını değiştirmeyebilirdi.
Eğitimini tamamlayabilir, meslek sahibi olabilir, doktor, mühendis, öğretmen veya başka bir üretici insan haline gelebilir; ileride ürettiği değerle ailesini, çevresini ve toplumu taşıyabilirdi.
Hatta güçlü bir sosyal devletin ihtiyaç sahiplerine ayıracağı kaynağın oluşmasına dahi katkıda bulunabilirdi.

Yani bir çocuğu ayağa kaldırmakla yalnızca o çocuğu kurtarmış olmayabilirsin.
Belki onun üreteceği değer, daha sonra başkalarını da taşıyacak.

Hatta bu, deprem senaryosu olmadan da muhtemel gerçek.

Ama sen mağduriyeti eşitlemeden sadece "mağdur" olma durumunu değerlendirerek parayı verdin...
Zincirin tamamını görmezden geldin.

---

"Garibanı" korumak istiyoruz.
"Mağduru" kollamak istiyoruz.
"Zayıfın" yanında olmak istiyoruz.

Bunların hiçbiri kötü şeyler değil... Ama!

"İhtiyaç" ile "potansiyel" aynı şey değildir.
"Mağduriyet" ile "haklılık" aynı şey değildir.
"Zayıflık" ile değer aynı şey değildir.

---

Şimdi aynı mantığı ülke için düşünelim:

Bir siyasi parti çıkıyor ve toplumun önüne geçiyor.

Konuşmasının büyük bölümünde insanların bugün yaşadığı yokluktan bahsediyor.

Geçinemeyenlerden...
Fakirin sofrasından...
Asgari ücretten...
Emeklinin maaşından...
Kiradan...
Faturalardan...

“Şuna şu kadar vereceğiz.”
“Bunu şu kadar artıracağız.”
“Kimse aç kalmayacak.”

Bunların hepsi önemli meseleler.
İnsan bugün açsa, ona “beş yıl sonra ekonomi düzelecek” diyerek karnını doyuramazsın!

Ama burada benim sormak istediğim başka bir soru var:

Peki beş yıl sonra ne olacak?

Çünkü bir siyasi partinin yokluğu anlatması ile gelecek planı anlatması aynı şey değil.

Yokluğu anlatmak kolaydır.

Hepimiz görüyoruz.
İnsanların cebindeki paranın yetmediğini görüyoruz.
Gençlerin iş bulmakta zorlandığını görüyoruz.
Mühendislerin, doktorların, öğretmenlerin kendi mesleklerinde gelecek kurmakta zorlandığını görüyoruz.

Bunları söylemek, toplumun mevcut acısını tarif etmektir.
Ama tarif etmek başka şeydir, çözmek başka.

Asıl merak ettiğim:

Bu parti ülkenin üretme kapasitesini nasıl artıracak?
Hangi sektörleri büyütecek?
Hangi iş sahalarını oluşturacak?
Mühendisi nerede çalıştıracak?
Doktoru nasıl yetiştirecek?
Üniversiteleri nasıl daha nitelikli hale getirecek?
Teknoloji şirketlerini nasıl büyütecek?
Sanayiyi nasıl dönüştürecek?
İhracatı nasıl artıracak?

İnsanların bugün aldığı ücretin neden yarın daha yüksek olabileceğini hangi ekonomik mekanizmayla sağlayacak?

Bunların cevabı yoksa, sana bugün ne vereceğini anlatan bir siyaset vardır.
Ama sana "yarın nasıl daha fazla üreteceğini" anlatan bir gelecek planı henüz yoktur.

İşte ayırmamız gereken şey tam olarak bu!

Yoksullukla mücadele etmek başka şeydir.
Yoksulluğu ortadan kaldırabilecek ekonomik kapasiteyi oluşturmak başka şeydir.

Birinci sorunun cevabı:
“Bugün geçinemeyen insanı nasıl rahatlatacağız?”

İkinci sorunun cevabı:
“Bu ülkede neden insanlar sürekli geçinememek zorunda kalıyor ve bunu kalıcı olarak nasıl değiştireceğiz?”

İlk soruya verilen cevap sosyal politika olabilir.

İkinci soruya verilen cevap ise ekonomi, eğitim, üretim, teknoloji, istihdam ve insan kaynağı politikasıdır.

Ve bir siyasi partiyi değerlendirirken bence ikisini birbirine karıştırmamak gerekiyor!
Çünkü yokluğu anlatmak, insanlardan oy almak için çok güçlü bir hikâyedir.

“Bakın, insanlar aç.”
“Bakın, emekli geçinemiyor.”
“Bakın, genç işsiz.”

Bunların hepsi gerçek bir soruna işaret edebilir!

Fakat bundan sonra asıl soru gelmeli:

"Peki sen bu ülkeyi bu sorunları sürekli konuşmak zorunda kalmayacağı bir noktaya nasıl getireceksin?"

Çünkü her seçim döneminde aynı yoksulluğu yeniden anlatıp, her seferinde biraz daha fazla para dağıtmayı vaat edebilirsin.

Ama eğer o parayı üretecek ekonomik yapıyı büyütmüyorsan, bir süre sonra yaptığın şey yoksulluğu çözmek değil, yoksulluğun maliyetini yönetmek olur.

Yokluğu yönetebilirsin ama geleceği kurmak zorundasın.
Yokluğu yönetmek insanları kontrol etmeye evrilebilir, diğeri özgür bireyler yaratmanın yöntemidir...

Geleceği kurmak, yalnızca insanların bugün cebine para koymaktan geçmez.
İnsanların yarın o paraya daha az ihtiyaç duyacağı bir ekonomik düzen kurmaktan geçer.

İşte burada tekrar futbolcuya dönüyorum.
Sen futbolcunun sağ ayağındaki eksikliği görüp bütün yedi saati oraya harcayabilirsin.
Çünkü eksiklik gözünün önündedir.
Ama belki takımın kaderini değiştirecek şey, zaten çok iyi olan sol ayağı daha da ölümcül hale getirmektir.

Ülke ekonomisinde de benzer bir körlük olabilir.
Yoksulluk gözümüzün önündedir.
Bu yüzden bütün dikkatimizi yokluğun kendisine verebiliriz.

Ama ülkenin geleceğini değiştirecek şey bazen bugün eksik olanı biraz daha desteklemek değil, yarın çok daha fazla değer üretecek kapasiteyi büyütmektir.

Ve bir siyasi partinin gerçekten gelecek planı kurup kurmadığını anlamak için belki de artık sadece:

“Bana ne vereceksin?”, diye sormamak gerekiyor.

Şunu da sormak gerekiyor:
"Bunu verdikten sonra, beş yıl sonra bu ülke ne üretecek?”
“Hangi yeni işler ortaya çıkacak?”
“Hangi meslekler güçlenecek?”
“Hangi sektörler büyüyecek?”
“Ülkenin insan kaynağı nasıl daha değerli hale gelecek?”

Ve

"Bütün bunların sonucunda, bugün yardım etmek zorunda olduğumuz insanların kaçının yarın kendi ayakları üzerinde durabilmesini sağlayacaksın?!"

Belki de bir siyasi partinin gerçekten ne vaat ettiğini anlamanın en basit yolu budur:

Size yokluğu nasıl yöneteceğini mi anlatıyor?
yoksa 
Bu ülkenin neden artık yokluk üretmeyeceğini mi anlatıyor?

Bu yazı toplam 290 defa okunmuştur.
Yorumlar