08 Kasım 2026
  • Antalya13°C

YAN YATMIŞ SEKİZİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

BAHAR UYSAL HAMALOĞLU

08 Kasım 2026 Pazar 16:32

 

 

 

Sonsuzluk
bir süredir
son derece 
tehlikeli bir şekilde
küçülüyordu.
Saniye saniye, 
bu sınırsız ekmeğin 
her bir kırıntısının 
bir çakıl taşı gibi 
uçuruma yuvarlanacağını
kim hayal edebilirdi ki ?

Mario Benedetti

     Biz insanlar, biz sonlu varlıklar, sevdiklerimizi sonsuza dek seviyor, sevdiklerimizi sonsuzluğa uğurluyor ve sevdiklerimizin bu dünyadan göç tarihini sayılar kullanarak belirtmek yerine sonsuzluk işaretiyle tanımlıyoruz. Matematikte sayıların hem eksi hem artı yönde sonsuza kadar gidebildikleri için sonsuzluk işaretinin kullanılması doğal ama sevgimizin derinliğini, genişliğini anlatabilmek için bu sözcüğü kullanmak da  o kadar doğal. 

   Sonsuzluk sembolüyle ilk lisede tanıştım. Sanki ebedî uykusuna yatmış bir sekiz rakamını çağrıştıran bu görüntü bana hep büyüleyici geldi. Başlangıcı ve sonu olmayan bu kıvrımın verdiği mesajın derinliği ve anlamı nedeniyle mi böyle hissediyorum sorusunun yanıtı, sanırım ‘’Evet’’. İçerdiği sadeliğin ötesinde kendisinden umulmayan bir zenginlik barındıran bu sembol 1655 yılında İngiliz matematikçi John Wallis tarafından sınırsız bir niceliği temsil etmek için kullanılmış. Böylece resmiyet kazanan bu yan yatmış sekiz rakamının diğer adı lemniskat. Bu ad, Latincede ‘’kurdelelerle süslenmiş’’ sözcüğünden geliyor. Wallis’in sınırı olmayan çok büyük bir miktarı temsil etmek için kullandığı sonsuzluk sembolünü Roma rakamı ‘’CIƆ’’ den yola çıkarak seçtiğine dair hipotezse dünyada en çok kabul gören tez. ‘’Aritmetica İnfinitorum’’ kitabında bu sembolü yayımlayarak Wallis onu resmîleştirmiş olsa da, tarihin daha eski dönemlerinde birçok medeniyette başka biçimlerde sonsuzluğun resmedilmiş hâllerine rastlıyoruz. Antik Mısır'da, kendi kuyruğunu ısıran ‘’Ouroboros yılanı’’, Hint tinselciliğinde, reenkarnasyon döngüsü ‘’samsara’’, ruhun birden fazla yaşam boyunca evrim geçirdiği sonsuz döngüyü temsil ediyor. Buda öğretisinde sonsuzluğun içinde olan bir şey bile sonsuzluğun kendisi ilan edilmiş. Bu kavram üzerine ilk kafa yoransa Elialı Zenon. M.Ö. 450 lerde, sonsuzluğun fiziksel imkânsızlığını onu ölçmeye çalışarak değil, şeyleri giderek daha küçük parçalara bölerek göstermeye çalışmış. Ünlü "ok paradoksu”nda ona göre ok asla hedefini vuramamalı. Gerçekten de, okun kalan yolunu her zaman ikiye bölebilirsiniz ve her zaman kat edilecek bir yol parçası kalacak -1/2, 1/4, 1/8, 1/16, 1/32-  ta ki sonsuza kadar. 

     Sonu olmayan şey fikri yüzyıllar boyunca matematikçiler, filozoflar ve sanatçıların vazgeçilmezi olmuş ama biz hayatımızın bir sınırı olduğunu, sahip olduğumuz zamanın sonsuz olmadığını, tanıdığımız tüm insanların bir gün olmayacağını ve bizim de bir başka gün olmayacağımızı biliyoruz. Ancak, şu dünyada varoluşumuza ait bu evrensel kesinlik genellikle günlerin sıradanlığında, bazı günlerin de sıra dışılığında hep zihnimizin arka planında soluk ve silik bir nokta gibi durmakta. İş, geleceğe dair planlar, ilişkiler ve günlük endişelerse hep en önde ve bizi sürekli bir uyarı bombardımanına  tutmakta. Tüm bunların ortasında biz, bugün ve geleceğe ait hayaller, planlar, düşlerin gerçekleşmesi için vaktimiz her an varmış ve var olacakmış gibi davranıyoruz. Sonluluk bilinci sadece biyolojik bir gerçek değil; hayatı nasıl anladığımızı, hangi kararları nasıl aldığımızı, ne gibi değerler oluşturduğumuzu derinden etkileyen bir durum. Varoluşa biçtiğimiz anlam bu bilinçle birebir alakalı. Sonluluktan bahsedildiğinde birçok insan hemen ölümü düşünür; ancak kavram bu kadar dar bir açıya sığmayacak büyüklükte. Sonluluk sadece bir gün öleceğimiz gerçeğini değil, aynı zamanda sınırlı varlıklar olduğumuz gerçeğini de içeriyor. Aynı anda her yerde olamayız, tüm olası gördüğümüz hayatları yaşayamayız, tüm hayal ettiğimiz plan, projeleri gerçekleştiremeyiz ve sevdiğimiz şeyleri, kimseleri de sonsuza dek koruyamayız. Varlığımızın fiziksel, psikolojik, sosyal ve zamansal sınırları olduğunu hatırlamalıyız. Hayat bu sınırlamalar içinde geçmiş, geçiyor ve geçecek. 

     Gençlikte kayan yıldızlara bakarken dilekler tutulur, bu dileklerin gerçekleşeceğine dair köklü bir inançla o ucu bucağı görünmez bir sonsuzluk atfedilen geleceğe doğru zihin yola çıkar. Ancak yıllar geçtikçe hevesle yürüdüğümüz yolda bazı olasılıklar gerçekleşirken diğerleri sırra kadem basar. Bazen ne istediğimiz mesleği seçmişizdir ne düşlediğimiz kentte yaşıyoruzdur ne aklımıza mıhladığımız projeyi hayata geçirmişizdir. Alınan her yeni kararla zihnimizdeki bir hedefi terk ederiz; bir mesleği seçmek, diğerlerini seçmemeyi, bir ülkeyi arkada bırakmak bir düşü yok etmeyi gerektirir. Bazı projelerden vazgeçilir, olmayacak duaya amin dememe kararı alınır, sonsuz görünen bir sevideki bir sevdiceğe veda edilir. Sonsuz zamana sahip olsaydık kararlarımızın çoğu aciliyetini kaybederdi; onları her an erteleyebilirdik, her an başka bir fırsat, hataları düzeltmek veya yeni bir yola koyulmak için her zaman bir yarın olurdu. Ancak, zamanın sınırlı olması nedeniyle, tercihler önem kazanıyor; sınırlılık da kararlarımızı anlamlı kılıyor. 

     Birçok insan belirli anlara, bunların sonsuza dek tekrarlanmayacağını kavradığında kıymet biçiyor. Sevdiklerimizle ettiğimiz bir sohbet, bir gün artık mümkün olmayacağının ayrımına vardığımızda ayrı bir önem kazanıyor. Hayatın bir evresinin artık tekrarının mümkün olmayacağını idrak ettiğimizde o evre değerleniyor; en  basit, en sıradan olaylar bile, geçici doğalarının farkında olduğumuzda genişliyor, derinleşiyor. Ancak insanlığın sonlulukla ilişkisi genellikle ikircikli; bir yandan sonlu olduğumuzu biliyor diğer yandan bu gerçeklikten sürekli uzak durmaya, hatta kaçmaya çalışıyoruz. Bu kaçış bazılarını, icatları, keşifleri, eserleri ve başarılarıyla kalıcı izler bırakmaya sürüklerken, diğerlerini umutlarını kendilerinden sonra da yaşayacak olan kolektif projelere, kurumlara veya geleneklere bağlamasına neden oluyor. Dinî inançları olmayanlar bile çoğu zaman kalıcılığın sembolik biçimlerini aramakta buluyorlar çareyi. Bütün bunlar sonluluğun farkındalığının kalıcı bir gerilim yarattığını da ortaya koyuyor. İnsanlar varoluşlarının sınırlı olduğunun bilincinde olsalar da bazı şeylerin kalıcı olmasını çok derinden arzuluyorlar. Yarattıklarının onlardan sonraki geleceğe aktarılmasını ve hayatlarının iz bırakmadan yok olmamasını arzuluyorlar. 

     Martin Heidegger gibi düşünürler, ölüm bilincinin sadece soyut bir bilgi olmadığını, insan varoluş yapısının bir parçası olduğunu savunur. Heidegger'e göre, insanlar bir gün ölecekleri gerçeğini görmezden gelmeye çalışsalar bile, sürekli olarak zihinleri bu olasılığa yönelmiş olarak yaşar. İnsanlar çoğu zaman rutin, günlük işlere dalar, çalışır, okur, planlar yapar ve sorunlar çözer. Ölüm onlar için uzaktadır; başkalarının başına gelen ya da  belirsiz bir geleceğe ait bir şeymiş gibi görünür. Ancak, bazı olaylar bu normalliği bozabilir; sevilen birinin kaybı, ciddi bir hastalık veya riskli bir durum, sonluluğu aniden görünür kılabilir. Bu da birçok insanın önceliklerinde değişiklikler yaşamasına yol açar. Asıl konular önemini kaybeder; daha önce göz ardı edilmiş olanlar değer kazanır. Sonluluğun farkındalığı, gerçekten neyin önemli olduğuna dair algımızın listesini sil baştan düzenler. Gelişen sadece duygusal bir tepki değil aynı zamanda bir dönüşümdür. Zamanın sınırlı olduğunu anladığımızda, kararlarımızı yeniden değerlendirmeye başlarız ve o âna kadar hiç aklımızdan geçmemiş bir yerlerde kendilerini saklamış sorular yüzeye çıkar: hayatımı adadığım şeyler değerli mi? zamanımı ele geçirmiş kaygılar gerçekten tüm dikkatimi onlara vermemi gerektirecek kadar önemli mi? yaşamımı kendi inancıma göre mi şekillendirdim yoksa sorgusuz sualsiz toplumun benden beklentilerinin izinde mi yürüyorum? 

     Bu soruların evrensel kabul görecek yanıtları elbette yok, ancak sonluluğun anlamının inşasında epey etkili olduklarını gösteriyor. Edebiyat da, Yunan trajedilerinden çağdaş romanlara kadar bu soruları ve yanıtlarını sürekli işlemiş. Karakterlerin zamanın kırılganlığıyla karşı karşıya kalıp birçok çatışmalar yaşamasının kaçınılmaz olduğu yazılı eserlerde sık sık karşımıza çıkıyor. Bunun nedeni ise varoluşumuzun en önemli kaynaklarının sınırlı olması. Zaman, dikkat, enerjimiz ve karşımıza çıkan fırsatlar asla sonsuz değil. Bir insanın yüzlerce farklı ilgi alanı olsa da bunların hepsini geliştirmek için sınırlı sayıda yılı var. Sayısız projenin hayali kurulabilir, ancak bunlardan sadece birkaçının hayata geçme olasılığı var. Sonluluk, varoluşu sürekli bir seçim sürecine dönüştürüyor. Bazı filozoflar bu durumu bir kaygı kaynağı olarak görmüşler. İşte o zaman rahatsız edici bir soru ortaya çıkıyor. Eğer her şey sonunda yok olacaksa, inşa etmek, sevmek veya yaratmak için çalışıp çabalamanın ne anlamı var?  Bu itiraz yüzyıllar boyunca felsefeye eşlik etmiş; ancak birçok düşünür, anlamı mümkün kılanın tam olarak sonluluk olduğunu savunmuş. Aklıma sayısız kez ya ayakta ya oturarak seyrettiğim gün batımları geliyor. Güzelliğini zihnime işlemek isteğim belki de onların geçici olmasına bağlı. Yaşamın tümünde de benzer bir durum söz konusu; olaylar, ilişkiler, planlar, düşler sonlu olmalarına rağmen değil, tam tersine sonlu oldukları için anlamlı. 

     Elealı Zenon ‘’Aşil ve Kaplumbağa’ paradoksunda, başarılı koşucu Aşil'in, kendisinden önde yarışa başlayan yavaş bir kaplumbağayı asla yakalayamayacağını ileri süredursun, modern matematik limit ve sonsuz serilerle Aşil’in kaplumbağayı geçeceğini ispatlamış olsun, sonlu olduğumuzu bildiğimiz hâlde duygularını dizginleyemeyen ben ve çoğu insan için ‘’seni sonsuza dek seveceğim’’ cümlesindeki sonsuzluk sadece bir nicelik, bir mesafe, bir edebiyat vaadi değil. Bu cümleyle bize bahşedilen zamana katacağımız derinlikle sonsuzun ötesinde sevmeyi diliyoruz. Belki de sonsuzluk, sonsuza dek sürmek değil, sona erdiğinde dahi anlamını yitirmeyen bir şeyi deneyimlemekten ibaret.


SONSUZLUK

Bu ıssız tepe her zaman bir aziz olmuştur bana,
Bir de şu çit; görüş alanımın büyük bir kısmını,
Ufkun kendisini benden saklayan.
Burada oturup dalıp gittiğimde, zihnimde
Ötesindeki uçsuz bucaksız boşlukları,
İnsanüstü sessizlikleri ve öylesine 
Derin bir dinginliği hayal ediyorum ki,
Korkudan kalbim tir tir titriyor. Rüzgârın
Bitkilerin arasında eserken çıkardığı hışırtıyı duyduğumda,
O sonsuz sessizliği bu sesle kıyaslıyorum:
Ve aklıma sonsuzluk geliyor,
Geçip giden çağlar ve içinde bulunduğumuz an
Canlı, kıpır kıpır ve onun sesi. İşte böylece,
Bu uçsuz bucaksızlıkta düşüncelerim boğulup gidiyor:
Ve bu denizde gemimin batması, bana çok güzel geliyor.

Giacomo Leopardi

(Şiir çevirileri: Bahar  Uysal Hamaloglu)

whatsapp-image-2026-11-08-at-12-19-42.jpeg

Bu yazı toplam 268 defa okunmuştur.
Yorumlar