ÖZÜR DİLEYEN AYDINLAR (1): SABAHATTİN ALİ

EŞREF URAL
13 Şubat 2026 Cuma 15:41
Özür dilemek erdemdir. Özür dilemek fazilettir. Her insan özür dileyemez. Özür dilemek, esasen, kişinin kendisine olan saygının, kendisine duyduğu güvenin ve kişilik olarak samimiyetin ifadesidir. Siz hiç cahil, kaba saba bir adamın yaptığı bir olumsuz davranıştan ötürü karşısındakinden özür dilediğini gördünüz mü? Hayır, göremezsiniz. Çünkü özür dilemek bir medenilik işaretidir. Özür dileyen kişi, bunu yaptığı andan itibaren büyük bir yükten, taşınması güç bir ağırlıktan ruhunu kurtarmıştır artık. Bundan sonrası karşı tarafın, yani özür dilenenin bileceği iştir. Ya bu özrü medeni bir şekilde kabul eder ve gereğini yapar, yahut kibirli bir edayla karşılar ve özür dileyeni zavallı bir böcek gibi görür. Bu, tamamen onun kişiliğine ve ahlaki seviyesine bağlıdır.
Bu yazıyı yazmama, yaşayan en büyük fikir adamlarımızdan birisi olan Dücane Cündioğlu vesile oldu. Aklımda fikrimde yoktu, ama Dücane Hocanın kendi YouTube kanalında 8 Şubat gecesi yaptığı yayın o kadar muhteşemdi ki, ben de bu yazıyı yazmaya kendimi vazifeli saydım.
Sabahattin Ali ile başlıyorum. Sabahattin, 1930’ların başında istikbal vadeden genç bir yazar olarak Konya’da Almanca öğretmenliği yapmaktadır ve henüz 25 yaşındadır! (Bana göre çocuk denebilecek bir yaş). Bu günlerde yazdığı bir roman, Konya’da yayımlanan Yeni Anadolu gazetesinde yayımlanmaya başlar. Bu sayede gazetenin satışları epey artınca, yazar, gazetenin sahibinden bir miktar telif ücreti ister. Vay, sen misin bunu isteyen?! Bu talebi sert bir şekilde reddedilir. Peki kimdir gazetenin sahibi? Ünlü “tarihçi?”, ünlü Kürt aşiret reisi Bedirhan Beyin torunu Cemal Kutay! Zavallı Sebahattin, hiçbir şeyden habersiz emeğinin karşılığını istemiş, ama bilmeden başını “büyük kayaya” çarpmıştır.
Birkaç ay içerisinde Sebahattin Ali’ye ait olduğu söylenen ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşaya hakaret içeren bir şiir ortalıkta dolaşmaya başlar ve derhal konu yargıya intikal eder. Zaten Bedirhan aşiretinin devletin ve yüksek yargının yukarılarında yeterince elemanı vardır, Sabahattin Ali’yi cezaevine atmakta hiç zorlanmazlar. Böyle bir suç işlemediğini kimselere anlatamayan genç yazar, çareyi “en yukarıya”, bizzat Mustafa Kemal Paşa’ya mektup yazmakta bulur. “Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Hazretlerine” diye başlayan, kişisel bir husumetten dolayı kurban edildiğini dile getiren ve ”beni affedecek kadar büyük ve iyi kalpli olduğunuzdan eminim. Ellerinizden öperim efendim” diye biten bu kısa mektup, 14 Nisan 1933 tarihlidir ve bu genç öğretmen henüz 26 yaşınadır!
Sonra ne mi oldu? Hiçbir şey olmadı, Sabahattin bir yıllık cezasını doldurup dışarı çıktı, sonra bir şekilde memuriyete geri döndü. Ama devlette yer tutmuş olan birilerinin “radarına girmişti” bir kere. Her yaptığı hareket izleniyor, her yazdığı, çizdiği, konuştuğu daima rapor ediliyordu. Evet, iyi bir şair, iyi bir yazardı, ama aynı zamanda “tehlikeli bir vatan ve millet düşmanı komünistti!” artık. O günlerde “komünist” olmak, Allah, millet, din, devlet, memleket ve insanlık düşmanı bir şey demekti bu topraklarda! Yani “katli vacipti”.
Biraz çenesi düşük olmakla birlikte hiçbir örgütlü siyasi çalışması olmayan, hatta dönemin sol çevrelerinde “solcu” olarak bile görülmeyen, tek derdi iyi şiir, iyi kitap yazmak ve bu noktada takdir edilmek, beğenilmek olan genç bir adam, koskoca bir ülkeye sığacak bir delik bulamıyordu. Hakkında sürekli soruşturmalar açılıyor, mahkeme kararları hiç yakasını bırakmıyordu. Açıkçası bu genç ve zeki adam, ilk gençlik yıllarında Konya’da, “yanlış yerde yanlış zamanda” bulunmuş ve büyük bir aşiretin varisi konumundaki birisini kendisine düşman etmeyi başarmıştı! Pek muhtemeldir ki henüz 25 yaşındaki bu yoksul öğretmen, emek hakkı gasp edildiğinde, öfkenin verdiği duygusallıkla Kutay hakkında ileri geri laflar etmiş, Cemal Kutay da bunları duymuştu! Ama Cemal Kutay’ınki ne dinmek bilmez bir kindir böyle yahu!
Ve tam on beş yıl süren bu amansız sürek avı, bu usanmaz kovalamaca, endişeli zamanlar, takipler, gözaltılar, davalar, tehditler, şantajlar, nihayet 1948 yılının Nisan ayında son bulur. Artık kendisine bu ülkede yaşama hakkı kalmadığını anlayan bu büyük yazarımız, yurt dışına kaçmak için bu işi yapan birileriyle iletişime geçer. Ve fakat kaderin cilvesine bakın ki, iletişim kurduğu bu insanlar da devletin istihbarat biriminin elemanlarıdır. Bulgaristan üzerinden yurt dışına çıkmak üzere anlaşırlar. Ama sınıra yaklaşınca da Sabahattin Ali’yi taşlarla parçalayıp öldürürler. Öldüğünde henüz kırk bir yaşındadır.
Adım kadar eminim ki Sabahattin Ali yoksul, kimsesiz, gariban bir öğretmen değil de, varlıklı, hatırlı bir ailenin çocuğu olarak aynı davranışları göstermiş olsaydı bu trajik kaderi yaşamayacaktı, bundan zerre kadar kuşku duymuyorum. Hepsi bu kadar!
- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 1983 Antalya Son Haber
