NATO ÜLKESİNDE SOLCU OLMAK

EŞREF URAL
15 Temmuz 2026 Çarşamba 12:27
Hakim kalabalığın içinde ve fakat o kitlenin dışında bir kültüre, dine, inanca yahut ideolojiye mensup olmak her zaman belalı iştir. Örneğin nüfusunun %90’nı Hristiyan olan bir ülkede Müslüman olmak, nüfusun %90’ının sünni olduğu bir toplumda Kızılbaş-Alevi olmak, nüfusun %90’ının beyaz olduğu bir şehirde siyah olmak… Gerçekten zordur.. Hep tedirgin, hep endişeli, her an tetikte ve gözünüz kulağınız her daim kapıda, pencerede olacaktır. Hele bir de hukuk sisteminin tam oturmadığı bir memleketteyseniz, işiniz çok daha zor demektir.
Diyelim ki yukarıdaki örneklerde işin bir miktar “kader payı” vardır. Yani herkesin beyaz olduğu bir şehirde siyahî bir ailede doğmuş olmanızda kaderin rolü elbette büyüktür. Peki bir NATO ülkesinde, bizzat kendi aklınızın ve duygularınızın bir kararı olarak “solcu” olmaya kalkmak nasıl bir ruh halidir? Yani düşünün, dünya Atlantik ve Sovyetler adıyla karpuz gibi ikiye bölünmüş, taraflar birbirleriyle muazzam bir kavgaya tutuşmuşlar, ortalıkta casuslar, ajanlar, darbeler, askeri işgaller, atom bombası tehditleri vs. uçuşuyor. Ve böyle berbat bir iklimde NATO üyesi bir ülkede bir miktar adam çıkıyor sahneye ve “NATO’ya” Hayır! diyor, “Kahrolsun Amerika” diyor. Hatta bununla da yetinmiyorlar, “Yaşasın Sosyalizm” diye haykırıyorlar ki, herhalde çılgınlığın pik yaptığı nokta tam da burasıdır. Nereden bakarsanız bakın tam bir çılgınlık!
Bir insan, bir NATO ülkesinde sosyalist olma cesaretini nasıl gösterebilir? Üstelik o ülke, Sovyetler Birliği ile sınır komşusu ise?! Bana göre bu sorunun birkaç cevabı var, bir-) zır cahil, kör ve aptal olmalılar, iki) özgüven zehirlenmesine tutulmuşlar, üç) nasıl bir belaya bulaştıklarını görmüyorlar, ve dört) bu sürecin memleketin hayrına olmadığını düşünerek kendilerini kurban etmeyi göze almışlar. Bunların dışında bir alternatif cevap düşünemiyorum. Ama biliyoruz ki bu insanların tamamı iyi eğitim görmüş, dünyadaki sosyal-siyasal gelişmeleri günü gününe takip eden son derece zeki orta sınıf ailelere mensuptular. Deli değillerdi, cahil değillerdi ve asla aptal değillerdi.
Peki bu günden geçen yetmiş altı seneye dönüp baktığımızda neler oldu ve kim haklı çıktı? NATO’ya hayır diyenler mi, yoksa NATO’suz bir Türkiye yaşayamaz diyenler mi? Geçen yetmiş altı uzun senede dünyada ve Türkiye’de pek çok olay yaşandı, ülkeler işgal edildi, bazı devletler haritadan silindi, ülkemizde silsile halinde darbeler oldu, Türkiye etnik ve dini anlamda tanımlanan ülkeler ligine düşmeye zorlandı ve bu süreçlerin tamamında istisnasız hep NATO vardı! Ya başroldeydi, ya da en etkili aktörlerden birisi konumundaydı. Bu anlamda çok açık ki NATO’ya hayır diyenler haklı çıkmış görünüyor.
Bu hususta dile getirilen bir başka talihsiz önerme de şudur; evet, NATO Türkiye için tehdittir, fakat NATO’nun dışında kalan bir Türkiye, bizzat NATO karşısında daha büyük bir tehlike altındadır! Bu tez İlk bakışta mantıklı görünüyor, ama bu söylem aynı zamanda ülkemizi çok fazla hafife alma ve küçümseme eğilimi de taşıyor. Türkiye gerçekten kendi ayakları üzerinde duramayacak kadar aciz, çaresiz, savunmasız bir ülke midir Allah aşkına? Hiç sanmıyorum.
Gelelim NATO ülkesinde solcu olma cesareti gösteren o “aklını yitirmiş” insanlara; evet, siyasi yolculukları boyunca bir çocuğun bile yapmayacağı kadar çok hata yaptılar, kendi ülkelerini tanımadan, nasıl bir tarihsel mirasın üzerine oturduklarını anlamadan, ezberlenmiş bir takım sloganvari cümle ile yollara düştüler. Karşılarına mahpushaneler, sürgünler, kurşunlar, idam sehpaları çıktı ve evet; fiili mücadeleyi kaybettiler ve tarih sahnesinden büyük ölçüde ricat ettiler.
Amma ve lakin, tıpkı İttihatçılar gibi, “ya devlet başa, ya kuzgun leşe” misali yiğitçe bir tavır gösterdiler. Belki de hiçbir zaman kazanamayacakları bir kavgaya girdiler, belki de tarih ve kader onları bu yola çıkmaya mecbur kıldı.
Çaresiz, cesur ve mecbur.
Tıpkı İttihatçılar gibi.
- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 1983 Antalya Son Haber
