29 Eylül 2026
  • Antalya20°C

MÜZİKAL DON KİHOTE VE HAYAL KIRIKLIĞI

BİHTER GÖRDÜ

28 Eylül 2026 Pazartesi 13:16

Batı edebiyatının kurucu eseri, tarihteki ilk roman olarak kabul edilen Don Kihote namıdiğer “Don Kişot” kitabının yazarı Cervantes’in de bir dönem yolu Antalya’ya düşmüş olmalı ki, kendisiyle Antalya’nın İkinci Dünya Savaşı yıllarında yapılmış en eski parkı olan Karaalioğlu Parkı’nda karşılaştım.

Karaalioğlu parkının ünlü çitlenbik ağacının hemen yanında zamana meydan okuyan Cervantes heykeli, adeta Antalya’nın yel değirmenlerine karşı verdiği sayısız mücadelenin sessiz bir tanığı gibi dimdik ayakta duruyor.

Sırtını Akdeniz’e ve Beydağları’na dönmüş Cervantes’in, yüzü bize dönük, elindeki mızrağıyla gökyüzünü dürtüklerken hayata şu mesajı veriyor: “Hayal kurmaktan asla vazgeçmeyin. Çünkü, Hayaller Gerçektir.”  

Yel değirmenleriyle savaşan şövalyenin romanı Don Kişot’u hepiniz bilirsiniz ama yazarı Miguel de Cervantes Saavedra’nın hayat hikayesinden haberdar mısınız bilmem.

Bugün size Cervantes’in ilginç hayat hikayesinden bahsedip sadede geçeceğim.  

İspanyol bir doktorun oğlu olan Cervantes, Türkler’e karşı kurulan bir Haçlı Donanması’na asker olarak katılmış. 1571’deki İnebahtı Savaşı’nda bir Türk güllesi genç İspanyol’un sol elini götürmüş ve daha sonra Türk korsanların eline geçen Cervantes beş yıl boyunca esaret hayatı yaşamış.

Evet yanlış okumadınız, İnebahtı Savaşı sırasında 22 yaşında olan Cervantes, ülkemize esir düşer. Biliyorsunuz ki, İnebahtı Deniz Muharebesi 1571’de Osmanlı Donanması ile Haçlı devletlerinden oluşan Kutsal İttifak arasında gerçekleşen büyük bir deniz savaşıdır.

Savaşın temel nedeni; Osmanlılar’ın Kıbrıs’ı fethetmesi ve Akdeniz’deki güç dengesini ele geçirmesidir. Yok canım KKTC’yi babasının malı gibi dünyaya pazarlayanlara bir diyeceğim yok benim, onları Allah affetsin.

İnebahtı Savaşı aslında Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselme dönemindeki en büyük deniz yenilgisi olarak bilinse de, savaşın hemen ardından Venedik ile anlaşma imzalanır ve Kıbrıs’ın Osmanlı egemenliğinde kalması onaylanır.

Bu savaşta her ne kadar askeri olarak büyük bir kayıp yaşasak da, yaklaşık 6 ay içinde Sokullu Mehmet Paşa liderliğinde, yeni ve daha güçlü donanmamız inşa edilir. 

Ülkemize esir olarak düşen Cervantes’e geri dönecek olursak, Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa’nın Mimar Sinan’a yaptırdığı deniz üzerine inşa edilen ilk caminin yapımında Tophane’de amele olarak çalışır. 

Cervantes, ülkesine döner dönmesine ama, yazdığı eserlerinde İstanbul ve Türklerden bahsetmeyi de hayatı boyunca ihmal etmez.

Gelin şimdi de Miguel de Cervantes Saavedra'nın yel değirmenleriyle savaşan şövalyesinin romanını, yani Don Kişot'u, atı Rozinante'yi ve seyisi Sancho Pansa'yı birlikte hatırlayalım.

Roman, La Mancha’da yaşayan 50’li yaşlarında bir aristokrat olan Alonso Quijano, şövalye kitaplarına takıntılıdır. O kadar çok okur ki, sonunda çıldırır. Fakat sadece şövalyelerle ilgili konularda çıldırmıştır diğer konularda ise son derece akıllı bir asilzadedir.

Quijano şövalye kitaplarını okuya okuya iyice onlara özenir. Dedesinden kalma zırh, kılıç gibi aletleri temizler, kendi gibi sıska olan atını da eyerleyip yola çıkar. Sonra komşusu Sancho Pansa’yı vali yapma vaatleriyle kandırıp kendine silahtar yapar. Bir köylü kızını da sevgilisi ilan eder. Ve her şeyini bırakıp yollara düşer.

Neyse detay vermeyeceğim. Harika maceraları okumak için kitabı satın almanızı öneririm sevgili okur. Çok sevdiğim Don Kişot romanının müzikalinin ülkemizde yapıldığını görmek beni çok heyecanlandırmıştı.

30 kişilik dansçı ve oyuncu kadrosu ile 15 kişilik canlı orkestrayı bir araya getiren yapım, görkemli dekoru ve çarpıcı kostüm tasarımlarıyla toplamda 80 kişilik geniş bir prodüksiyon olarak karşımıza çıksa da, ne yazık ki tiyatro kültürüne bir katkı sağlayacak nitelikte değildi. Benim için tam bir hayal kırıklığı oldu.

Sahne dili, anlatım gücü ve yorumuyla klasik bir eseri çağdaş bir bakışla ele alayım derken Işıl Kasapoğlu bence üçüncü sınıf bir televizyon dizisi kıvamında bir oyun ortaya çıkarmıştı.

Bir hayalin peşinde, bir şövalyenin izinde olduğu iddia edilse de, vasat bir uyarlamaydı.

Oysaki Don Kişot, büyülü bir hikaye. Hayal gücünü hayata geçiren bir metin.

Evet günümüzde kadınlara yönelik şiddetten hepimiz muzdaribiz ama, bizim Don Kişot’taki Aldonza karakteri, erkek baskısının tam ortasında yaşayan kadını anlatırken bana üçüncü sınıf dizi karakterlerini hatırlattı ne yazık ki.

Sanki, zaten Don Kişot o kadar güçlü bir eser ki, her uyarlaması bir şekilde izlenir, amiyane tabirle şapkamı ortaya koysam seçilir misali, tiyatroya ömrünü ve gönlünü vermiş seyirciden çok “bir oyun daha yapalım, fena olmasın ama seyirciye de para tuzağı olsun, ince hesabıyla hazırlanmış gibiydi.

Don Kişot cesurdur, hesaplar peşinde koşan ürkek bir Don Kişot ile karşılaşmak çok enteresandı benim için. Amadeus’ta da izlediğim Selçuk Yöntem sanki yine aynı rolle karşımda duruyordu.

Usta sanatçı rolün içine hapsolmuş, oradan çıkamıyormuşçasına zorla oynuyor gibiydi. Sancho da en az Don Kişot kadar ruhsuzdu. Oyun bitse de gitsek hissi bangır bangır bağırıyordu ki bu bana da yansıdı. Oyunun sonuna kadar dayanamadım ve çıktım. Yani bana göre imkanı olan varsa kesinlikle gitmesin.

Oysaki Cervantes engizisyon kararıyla ölüme giderken, bize “Dünyanın değişeceğine olan inancınızı yitirmeyin. Zindanlara bile düşseniz, hayal kurmaktan vazgeçmeyin”, der tüm ruhuyla, ancak müzikalde bu ruhtan eser yoktu.

İyi bir tiyatro izleyicisi olarak sonunu izlemeden çıktığım nadir oyunlardan biri oldu Don Kişot. Bir müzikalde bu kadar sıkılacağım hiç aklımın ucundan geçmemişti.

Oyunda tek hafızamda kalan başarılı orkestra ve Zuhal Olcay’dı. Olağanüstü sesiyle ve o kendine has enerjisiyle sahnede devleşen Zuhal Olcay’ı izlemek ve dinlemek büyük bir keyifti.

Bu yazı toplam 346 defa okunmuştur.
Yorumlar