18 Ekim 2026
  • Antalya11°C

KADIN DİYALEKTİĞİ

IŞIK YARGIN

17 Ekim 2026 Cumartesi 09:49

Yeni zaman sofralarında kadının yeri

“Bizim kadınlarımız: korkunç ve mübarek elleri,
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle anamız, avradımız, yarimiz ve sanki hiç yaşanmamış gibi ölen ve soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen…”

Ne güzel söylemiş Nâzım Hikmet, yıllar öncesinden. Ne de ozanca anlatmış kadının görünmeyen emeğini, yalnızlığını ve toplumun ona biçtiği yeri.

Aradan yıllar geçti. Sofralar değişti, öküzlerin yerini otomobiller aldı, köylerden kentlere göç edildi, fabrikalar kuruldu, teknoloji hayatımızı dönüştürdü. Kadınlar okudu, meslek sahibi oldu, iş hayatına girdi, şirketler yönetti, siyasette ve sivil toplumda sorumluluk üstlendi. Kimi kendi işini kurdu, kimi bilimde, sanatta, teknolojide kendine yol açtı.

Peki, kadının sofradaki yeri gerçekten değişti mi?

Kadın bugün de aynı sofrada mı oturuyor, yoksa yalnızca masanın etrafındaki sandalyeler mi çoğaldı?

Kentli kadın mı?

Köyünden kente göç eden, emeğini toprağa veren, üretimin yükünü taşıyan kadın; kentte yeterli eğitim, mesleki beceri ve ekonomik imkânlardan yoksun kaldığında çoğu kez evin içine çekildi. Kırsalda üretimin bir parçası olan emeği, kentte görünmezleşti. Ev kadını oldu; fakat evin içinde yaptığı işin adı yine çoğu zaman emek olmadı.

Bugün de milyonlarca kadın, çalışma hayatına katılmakla evdeki sorumluluklarını yerine getirmek arasında sıkışıyor. Çocuk bakımı, yaşlı bakımı, ev işleri… Toplumun devamını sağlayan bu emek, ekonomik hesapların ve başarı hikâyelerinin dışında tutuluyor.

Kadın çalışıyorsa iki iş yapıyor, çalışmıyorsa yaptığı iş sayılmıyor.

Ne tuhaf bir hesap değil mi?

Kadının emeği var, ama emeğinin karşılığı her zaman yok.

Toplumdaki kadın mı?

“Kadınlar çiçektir, incitmeyelim, koruyalım.”

Ne zarif bir cümle! İlk bakışta şefkat, biraz dikkatli bakınca eşitsizlik saklıyor içinde. Çünkü çiçeği korumak için onu fanusa koymak da mümkündür. Sulamak, büyütmek, güneşe çıkarmak kadar; onun adına karar vermek, nereye gideceğini belirlemek, hangi koşullarda yaşayacağını tayin etmek de mümkündür.

Kadını korumak adına onun özgürlüğünü sınırlamak, iyilik kisvesine bürünmüş bir eşitsizlik değil midir?

Kadının yeri var elbette! Hatta her yerde var. Ama hangi koşullarda, hangi yetkiyle, hangi söz hakkıyla?

Birlikte çalışmak, ortak karar almak, sorumluluğu paylaşmak… Bunlar güzel sözler. Ancak iş yetkiyi paylaşmaya, başarıyı takdir etmeye, karar masasında eşit biçimde oturmaya gelince işler değişebiliyor.

Kadınlara bazen şöyle deniyor:

“Erkeklerinizi kullanın, onları öne sürün, siz de arkadan güvenle yolunuza devam edin!”

İronik olan şu ki, kadının kendi gücüyle ilerlemesi yerine başkasının gücünü kullanması öneriliyor. Sanki mesele eşit yurttaşlık değil de doğru ilişkileri kurma becerisiymiş gibi.

Oysa kadınların erkeklerin önüne geçmesine değil, erkeklerle aynı haklara, aynı fırsatlara ve aynı karar yetkisine sahip olmasına ihtiyacımız var.

Birinin arkasında güvenle yürümek değil, gerektiğinde yan yana, gerektiğinde kendi yolumuzda yürüyebilmek…

Asıl mesele bu değil mi?

Ataerkil toplumlarda kuralların önemli bir bölümü yüzyıllar boyunca erkek egemen anlayışlarla oluşturuldu, yorumlandı ve kuşaktan kuşağa aktarıldı. Kadının korunması, ailesine bakılması, davranışlarının denetlenmesi gerektiği düşüncesi, çoğu zaman onun adına karar verme hakkını da beraberinde getirdi.

Bugün aynı anlayış her zaman eski kelimelerle karşımıza çıkmıyor. Bazen gelenek, bazen aile değerleri, bazen toplumsal hassasiyet, bazen de kadının iyiliği adına konuşuyor.

Kelimeler değişiyor, gerekçeler yenileniyor; fakat sonuç aynı kalabiliyor: Kadının kendi hayatı üzerindeki söz hakkı tartışmaya açılıyor.

Üstelik bu anlayış yalnızca erkekler tarafından sürdürülmüyor. Bazen kadınlar da kendilerine öğretilen sınırları savunuyor, başka kadınların o sınırların dışına çıkmasını yadırgıyor.

Çünkü eşitsizlik yalnızca kurallarla değil, alışkanlıklarla da yaşatılıyor.

Kadın bugün toplumun kıyısında mı?

Artık bu soruya yalnızca evin içinden bakamayız. Kadınlar üniversitelerde, şirketlerde, meclislerde, laboratuvarlarda, girişimcilik ekosisteminde ve sivil toplum kuruluşlarında varlık gösteriyor. Fakat temsil edilmek ile karar süreçlerini etkileyebilmek aynı şey değil.

Bir kurumda kadınların bulunması, o kurumda eşitliğin sağlandığı anlamına gelmiyor. Bir yönetim kurulunda kadınların oturması, bütün kadınların sesinin duyulduğunu göstermiyor. Bir kadının başarıya ulaşması da diğer kadınların önündeki engellerin ortadan kalktığını kanıtlamıyor.

Bazen kadın, kendisine açılan dar alanda başarılı olması beklendiği için örnek gösteriliyor; o alanın neden dar olduğu ise hiç konuşulmuyor.

İşte burada durup düşünmek gerekiyor.

Kadınların başarısını alkışlamak kadar, başarıya ulaşmalarını zorlaştıran koşulları değiştirmek de önemli.

Çünkü eşitlik, birkaç kadının istisnai başarısıyla ölçülemez. Eşitlik, her kadının kendi potansiyelini gerçekleştirebilmesi için önündeki engellerin kaldırılmasıyla anlam kazanır.

Peki, neden kadınlardan yazmak istedim?

Çünkü kadınları önce okullarda kız kıza oturtan, sonra kadın kadına sohbet toplantılarına yönlendiren, ardından gündüz kuşağı programlarının gürültüsünde birbirlerine rakip hâle getiren bir anlayışın izlerini hâlâ görebiliyoruz.

Kadınların dünyasını yalnızca ilişkiler, evlilikler, güzellik, aile içi çekişmeler ve küçük mutluluklarla sınırlayan anlatılar, onların düşünsel ve toplumsal varlığını da daraltıyor.

Elbette kadınların bunları konuşması, bunlarla ilgilenmesi sorun değil. Sorun, kadınların konuşabileceği ve hayal kurabileceği alanların bunlarla sınırlandırılması.

Kadın bilim konuşsun, ekonomi konuşsun, teknoloji konuşsun, siyaset konuşsun, tarih konuşsun. Kendi hayatını, kentini ve ülkesini ilgilendiren kararların alınmasında söz sahibi olsun.

Sivil toplumda sorumluluk üstlenmek isteyen kadına da “Git, kadın derneklerinde çalış; erkeklerin önüne geçme” denmesin.

Kadın dernekleri elbette değerlidir. Ancak kadınların kamusal hayattaki bütün varlığını yalnızca kadın örgütlerine hapsetmek, onları toplumun geri kalanından ayrı bir alana yerleştirmek değil midir?

Kadınların eşitlik mücadelesi yalnızca kadınların meselesi değildir. Nasıl bir toplumda yaşamak istediğimizin meselesidir.

Gelelim yeni zamanlara…

Dijitalleşme, yapay zekâ, yeni çalışma biçimleri ve hızla dönüşen ekonomi bize yeni fırsatlar sunuyor. Fakat teknoloji kendi başına eşitlik getirmiyor. Kadınların dijital becerilere erişimi, nitelikli eğitime katılımı, finansmana ulaşması ve yeni ekonominin karar mekanizmalarında yer alması gerekiyor.

Yapay zekâ ile yeni meslekler doğarken kadınların bu dönüşümün yalnızca kullanıcısı değil, tasarımcısı, girişimcisi ve karar vericisi olması önemli.

Aksi hâlde eski eşitsizlikleri yeni teknolojilerin içine taşımış olacağız.

Üstelik dijital dünyanın kadınlara sunduğu görünürlük, beraberinde yeni sorunlar da getiriyor. Kadınların fikirlerinin, emeklerinin ve başarılarının değersizleştirilmesi; düşüncelerinin sahiplenilmesi; dijital ortamda hedef gösterilmeleri, küçümsenmeleri ya da susturulmaya çalışılmaları…

Demek ki mesele yalnızca teknolojiye erişmek değil. Teknolojinin içinde de eşit, özgür ve güvenli bir biçimde var olabilmek.

Bir de fikirler meselesi var.

Yıllar önce yazdığım gibi, insanın kendi düşüncesini başkasının fikriymiş gibi ortaya koyması, üstelik bunu gözünüzün içine bakarak yapması hâlâ can sıkıcı. Fakat bu, yalnızca kadınların başına gelen bir durum değil. Yine de kadınların emeğinin ve düşüncesinin görünmezleştirildiği bir ortamda, fikirlerine sahip çıkmaları ayrıca önem kazanıyor.

Bir kadının düşüncesini savunması kibir, itiraz etmesi huysuzluk, iddialı olması hırs, geri adım atmaması inat olarak yorumlanabiliyor.

Aynı davranışların başka birinde liderlik, kararlılık ve özgüven diye adlandırılması ise üzerinde düşünülmesi gereken bir çelişki.

O hâlde kadınlar, kendi fikirlerini yalnızca üretmekle yetinmemeli; onları geliştirmeli, savunmalı, paylaşmalı ve gerektiğinde haklarını aramalı.

Başkalarının onayını beklemeden düşünmek, kendi kararlarının sorumluluğunu almak, gerektiğinde hayır demek…

Bunlar küçük ayrıntılar değil, insanın kendi hayatının öznesi olmasının koşulları.

Elbette bütün kadınların aynı düşündüğünü, aynı hayatı istediğini söyleyemeyiz. Kadınlar farklı sınıflardan, kültürlerden, yaşlardan ve deneyimlerden geliyor. Her kadının özgürlük anlayışı, öncelikleri ve hedefleri farklı olabilir.

Zaten eşitliğin anlamı da bütün kadınları aynı kalıba sokmak değil; her kadının kendi hayatını seçebilmesine imkân tanımak.

Yıllar önce kadınların geçmişte bulundukları yeri anlamaları ve oradan yola çıkarak geleceğe yürümeleri gerektiğini yazmıştım. Bugün de aynı düşüncedeyim.

Ancak geçmişi bilmek, yalnızca nereden geldiğimizi hatırlamak değildir. Bugün hangi eşitsizlikleri sürdürdüğümüzü ve yarına neleri taşımak istemediğimizi de sorgulamaktır.

Evet, sofralar değişti. Kadınlar otomobil kullanıyor, şirket yönetiyor, dünyayı dolaşıyor, kendi işini kuruyor, dijital platformlarda milyonlara sesleniyor. Kimi zaman kendi ekonomik özgürlüğünü kazanıyor, kimi zaman da bu özgürlüğü kazanabilmek için mücadele ediyor.

Fakat bütün bunların arasında hâlâ sorulması gereken bir soru var:

Kadın kendi hayatının kararlarını ne ölçüde kendisi verebiliyor?

Bir toplumun gelişmişliği, kadınların ne kadar modern göründüğüyle değil, ne kadar özgür karar verebildiğiyle de ölçülür.

Kadının sofradaki yeri yalnızca oturduğu sandalyeyle ilgili değildir. O sofrada kimin konuştuğu, kimin dinlendiği, kimin karar verdiği ve kimin emeğinin karşılığını aldığıyla ilgilidir.

Artık yeni zamanların sofrasında kadına bir yer açılmasını beklemek yetmez. O sofranın nasıl kurulacağına, hangi değerlerle donatılacağına ve geleceğe ne bırakacağına kadınların da eşit biçimde karar vermesi gerekir.

Bunun için kadınların kendi düşüncelerine sahip çıkması, birbirlerinin başarısını desteklemesi, dayanışmayı rekabetin önüne koyması ve kendilerini ihmal etme alışkanlığından kurtulması gerekiyor.

Erkeklerin de eşitliği bir lütuf değil, adaletin gereği olarak görmesi…

Kurumların, siyasetin, iş dünyasının ve toplumun bütününün bu değişimin sorumluluğunu üstlenmesi…

Çünkü mesele yalnızca kadınların daha fazla çaba göstermesi değil; kadınların çabalarının karşılık bulacağı bir düzenin kurulmasıdır.

Nâzım’ın dizelerinde yıllar önce gördüğümüz o kadın, bugün de aramızda. Bazen tarlada, bazen fabrikada, bazen evde, bazen bir yönetim kurulunda, bazen de kimsenin görmediği bir yerde hayatı omuzluyor.

Onun emeğini görmek, sesini duymak ve hakkını teslim etmek için daha ne kadar zaman geçmesi gerekiyor?

Benim derdim kadınların erkeklerden daha güçlü olması değil. Kadınların kendi güçlerini başkalarının iznine ihtiyaç duymadan kullanabilmesi.

Ne birinin arkasında kalmak ne de bir başkasını geride bırakmak…

Yan yana yürüyebilmek.

Yeni zamanların sofrasında kadının yeri için hâlâ çok dönüşmemiz gerekiyor.

Hem toplum olarak hem kurumlar olarak hem de kendi içimizde.

Benden söylemesi…

Bu yazı toplam 304 defa okunmuştur.
Yorumlar