22 Mart 2026
  • Antalya11°C

İLBER ORTAYLI’NIN ARDINDAN

TARIK ÇELENK

22 Mart 2026 Pazar 05:47

Son yıllarda aramızdan ayrılan Yavuz Arslanargun, Abdullah Tivnikli ve Mustafa Çalık hakkında yazılar yazmıştım. Zira Tivnikli ile çok yakın, Arslanargun ile yakın, Çalık ile de eski bir hukukum vardı. Bu yazılar, birer anma ve değerlendirme metinleri olarak ilgi görmüştü.

Bizde bireysel gözlem ve anı yazmak oldukça zordur. Bu tür metinlerin, objektiflik ölçüsünde sözlü tarihimiz açısından ne kadar önemli olduğu açıktır. Ancak duygusal olarak merhumların yakınlarından ya da siyasi güç sahiplerinden kritiklere sert tepkiler alma ihtimali de oldukça yüksektir. En azından bu tür yazıların yayımlanmasından sonra huzurunuzun kaçırılması kuvvetle muhtemeldir.

Bir de Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Ölmüşlerinizi hayırla yad ediniz” hadisi doğru yorumlanmadıkça, anı ve biyografi eleştirileri yapmak daha da zorlaşmaktadır. Oysa bu tür değerlendirmeler hem İslam hukuku hem de seküler kamusal alan etiği açısından, gelecek kuşakların anonim faydası için bir gereklilik arz etmektedir.

İlber Ortaylı hakkında yazı yazmak için kendimi yeni saymam; 1990’lara uzanan eski bir hukukumuz vardı. Bu yazıyı kaleme almam yalnızca hatırasına duyduğum manevi bir borçtan ibaret değildir. İlber Hoca’nın sıradan bir aydın olmadığı, son iki yüz yıllık Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet zincirinin son halkalarından biri olduğu gerçeği de bu yazıyı zorunlu kılmaktadır.

İlber Hoca’yı ilk olarak 1993 yılında Ankara’da, Mustafa Çalık’ın Türkiye Günlüğü ofisinde tanıdım. MHP’li, ülkücü kimliğiyle bilinen Mustafa Çalık’ın bu ofisi, o dönemde adeta bir “New School” düşünce kuruluşu niteliği taşıyordu.

Merhum Çalık, bize adeta gölge doktora dersleri ayarlamıştı. Türkaya Ataöv, Yavuz Sabuncu gibi isimlerden dersler alıyorduk. Bu derslerden biri, sanırım tarih metodolojisiydi ve İlber Hoca tarafından veriliyordu. O günlerden zihnimde hâlâ tarihçi Tukidides yaklaşımı ve dikotomi kavramı yankılanmaktadır. Hoca ile birlikte Türkiye Günlüğü’nde iftar açmak bizim için ayrıcalıktı. Zira o dönem Hoca, mahallede sol-liberal olarak bilinirdi.

Ortaylı ile dostluğumuz Ankara’da ilerledi. Evine gider, eşinin hazırladığı yemekleri; kızı ve Malezya cinsi kedileri eşliğinde, onun muzipliği içinde yerdik. Hoca bir dönem kalp spazmı geçirmişti; refakat de etmiştik. O zamanlar, onun deyimiyle “Bahriye kolağası”ydım. Benim İstanbul tayinim ve istifam ile onun İstanbul’da hayatını yeniden kurması ve boşanması aynı döneme denk geldi.

Mahalleli güç sahipleri bugün bana “liberal aydınlarla iyi ilişki kuruyorsun, sonra köylü dediğin bizlere satıyorsun” türünden ithamlarda bulunur. O dönem ise bazı dostlarım, “İlber Hoca sana subay olduğun için değer veriyor” derlerdi. İlber Hoca’nın 1994 sonrası dönemi, mahalle belediyeciliğinin liberal açılımına denk geldi. Ankara’da bulamadığı hak edilmiş itibarı; İstanbul’da siyasal, iş dünyası ve elit çevrelerde, popülizm ve parayla birlikte buldu.

Ben de kısa bir özel sektör deneyiminden sonra STK ve düşünce kuruluşu faaliyetlerine yönelmiştim. Hoca ile zaman zaman tesadüfen karşılaşırdık. Bana “müstafi kolağası” diye takılırdı. Sonraları ise çabalarımın farkına varmış olacak ki, “Bunlar seni neden

değerlendirmiyorlar, şaşırıyorum” derdi. O saatten sonra ben de kendimi, subay itibarı kontenjanından aydın itibarı kontenjanına terfi etmiş sayıyordum.

İlber Hoca ile Ankara’da başlayan hukukumuzu ve dostluğumuzu daha da derinleştirmem gerekirdi. O, kendi şartlarında kapıyı ne kadar açık tutardı bilemem ama bugün için bu konuda pişmanlık duyduğumu söyleyebilirim. Seyrek görüşmemize rağmen bana hiç “hayır” demedi. Son olarak Musul Vilayeti belgesel çekimimde, hiçbir telif talep etmeden bir saatini ayırmıştı.

Bu yazının ana amacı elbette yalnızca bu kişisel hatıralar değildir. Asıl mesele, İlber Ortaylı’yı Fatih Türbe Haziresi’ne defnedilecek kadar sevdiren ve saydıran özelliklerin ne olduğuna cevap aramaktır.

İlber Hoca’nın temel akademik birikiminin İstanbul’a geldiği yıllara kadar oluştuğu, sonrasında ise bu birikimi görgü, arşiv ve popüler tarih anlatımıyla cilaladığı görüşüne katılıyorum. Bu durumun kökeni, nesep asaletine bağlı ailesinden başlayarak İstanbul’a uzanan kariyer yolculuğunda kazandığı birikimde yatmaktadır.

Onu İlber hocayı Anadolu’nun taşra kökenli, zeki gençlerinden Avrupa’ya bursla gidip orada devletçilik ve milliyetçilik yapan aydınlardan ayıran en önemli özellik; Orta Avrupa imparatorluk görgüsüne sahip, Kazan aydınlanma rüzgârından etkilenmiş kentli bir aileden gelmesi ve bu çevrede multidisipliner bir eğitim almasıdır. Zaten Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte entelektüel yük, Akçura, Gaspıralı, Bekkine ve Ağaoğlu gibi Kazanlı aydınlar tarafından taşınmıştı. İlber Hoca’yı bu geleneğin-zincirin son temsilcilerinden biri olarak görmek mümkündür.

Bizde ezbere dayalı, ben merkezli tarih eğitimi ve niteliksiz diziler dışında toplum, tarihini çoğu zaman yalnızca övünme aracı olarak görür. Ortaylı’nın, kendi tarihini sevmeyen bir topluma tarihini sevdirdiğini söylemek abartı olmayacaktır.

Hoca, tarih anlatımını bir ölçüde magazinleştirerek hikâyeyi muhafazakârın iftar sofrasına, seküler eğitimli orta kuşağın ise birahanesine kadar taşıyabiliyordu. Bir tarih anlatımını bu şekilde geniş kitlelere ulaştırmak; sanat, estetik, tarih ve turizm kültürünün birleşimini gerektirir. Bu açıdan Hoca, zaman zaman Kraliçe Viktorya’nın marangozunu Abdülhamid’in torununun evine, oradan da Dolmabahçe Sarayı’na bağlayan anlatılar kurardı. Osmanlı’yı sıklıkla Britanya, Rusya ve Orta Avrupa tarihi üzerinden sevdirirdi.

Kutuplaşmış bir ülkede, sadece kahramanlar, evliyalar ve hainlerden ibaret bir tarih anlatısını normalleştiriyor; tarihi herkesin kendi evinin hikâyesi haline getiriyordu. Bu süreçte arşiv verilerini ve sözlü kaynakları son derece mahir bir şekilde kullanıyordu.

Bilindiği üzere ülkedeki Osmanlı–Cumhuriyet gerilimini de kendi perspektifiyle adeta topraklıyor ve sürekliliğini teyit ettiriyordu. Abdülhamid, Talat ve Atatürk arasında makul bir süreklilik kurarak hem muhafazakâr çevreleri hem de CHP’li kesimleri ikna edebiliyordu.

Elbette hocanın zaafları da vardı; hepimiz kadar. Ancak çoğu zaman, anlaşılması gereken eleştirilerini kurduğu kavramların ve cümlelerin gölgesine saklayarak karar vericilere iletirdi. Siyaset, entelektüele çoğu zaman yakışmadığı gibi ona da yakışmazdı.

İlber Hoca, bu ülkenin çok ihtiyaç duyduğu bütünlük arz eden bir hafıza ve geçiş figürüydü. Muzipliği ve gırgır tavrı hem bugüne hem de geçmişe yönelik eleştirileri için bir tür koruma zırhı işlevi görüyordu.

Fatih Haziresi’ndeki yerini ona devletten önce tarih vermişti.

Hocanın ardından “Işıklar içinde uyusun” demiyorum. Ona, “Semadan yağan nurlar içinde yatsın” diyorum.

whatsapp-image-2026-03-22-at-07-02-01.jpeg

507.jpg

Bu yazı toplam 359 defa okunmuştur.
Yorumlar