HEGEL’DEN NİETZCHE’YE İNSAN TOPLUM KURTULUŞ SORUNU

MUHARREM YELLİCE
21 Ağustos 2026 Cuma 23:38
Arthur Schopenhauer (1788–1860) ile Karl Marx (1818–1883), aynı yüzyılın ve aynı Alman düşünce dünyasının iki büyük ismidir. Hayatları kırk iki yıl boyunca kesişmiştir. Avrupa’yı sarsan 1848 ihtilalleri başladığında Schopenhaueraltmış, Marx otuz yaşındadır.
Aynı çağda, aynı kültür coğrafyasında ve aynı büyük siyasal sarsıntının ortasında yaşamalarına rağmen insan, toplum, tarih ve kurtuluş konusunda birbirine neredeyse karşıt iki düşünce dünyası kurmuşlardır.
Bu karşıtlığın gerisinde üçüncü bir filozof durmaktadır: GeorgWilhelm Friedrich Hegel (1770–1831).
Marx, Hegel’i reddetmek yerine onun diyalektiğini idealist temelinden çıkararak maddî ve toplumsal ilişkilere uygulamaya yöneldi. Schopenhauer ise Hegel’i dönüştürmeye dahi değer görmeyecek ölçüde sert biçimde reddetti.[1][2]
Böylece aynı düşünce dünyasından iki ayrı yol çıktı.
Ve bu iki yol bizi hâlâ güncelliğini koruyan temel bir soruya götürdü:
İnsanın kurtuluşu için;
toplumu mu değiştirmek gerekir, insanı mı?
Marx ile Schopenhauer’in hiçbir zaman yapmadıkları büyük tartışmanın başlangıç noktası budur. Belki birbirlerinin kitaplarını da okumadılar.
HEGEL’DEN AYRILAN İKİ YOL
Hegel’de gerçeklik ;
durağan değildir. Tarih hareket eder; karşıtlıklar ve çelişkiler tarihsel gelişmenin içerisinde yer alır.[3]
Marx, Hegel’in bu düşüncesinin önemini kabul etti. Kapital’in 1873 tarihli ikinci Almanca baskısına yazdığı sonsözde kendi diyalektik yönteminin Hegel’inkinden yalnızca farklı olmadığını, onun karşıtı olduğunu belirtirken Hegel’i bütünüyle reddetmedi.[4]
Hegel’de düşünce süreci;
İdea, gerçekliğin kurucu ilkesi hâline gelirken Marx hareket noktasını maddî dünyaya çevirdi. Ona göre düşünce, maddî dünyanın insan zihninde kavranmış ve düşünce biçimlerine dönüştürülmüş hâlidir.
Marx’ın Hegel’i “tersine çevirmesi” buradan gelir. Hegel’de baş aşağı duran diyalektiğin, onun mistik kabuğu içerisindeki akılcı özünün ortaya çıkarılabilmesi için yeniden çevrilmesi gerektiğini Marks iddia eder.[4]
Bu nedenle Marx’ın Hegel’le ilişkisini basit bir reddiye olarak değerlendiremeyiz. Marx, Hegel’in hareket ve çelişki düşüncesinden yararlandı; fakat onun idealist temelini maddî ilişkiler üzerine çevirdi. Engels de klasik Alman felsefesinden materyalist tarih anlayışına geçişi daha sonra ayrıntılı biçimde değerlendirecektir.[5]
Schopenhauer’in Hegel karşısındaki tavrı ise bütünüyle başkadır.
Onun hareket noktası esas olarak Kant’tır. Kant’ın fenomen ile “ kendinde şey “ arasında yaptığı ayrımdan hareket etmekle birlikte “kendinde şeyin “bütünüyle bilinemez olduğu sonucunda durmaz. İnsan kendisini dışarıdan bir beden, içeriden ise isteyen bir varlık olarak tanır.[6]
Schopenhauer buradan kendi metafiziğinin merkezine ulaşır:
Dünyanın özü istemedir.
Ancak bu isteme, aklın yönettiği bilinçli ve tarihsel bir güç değildir. Kör, doyumsuz ve sürekli isteyen bir itkidir.[6]
İnsan ister.
İstediğine ulaşamadığında acı çeker.
Ulaştığında kısa süreli bir doyuma kavuşur.
Ardından yeni bir istek doğar.
Hayat böylece istek, doyum, yeniden istek ve yeniden doyumsuzluk arasında sürüp gider. Schopenhauer’in insan hakkındaki karamsarlığının metafizik temeli burada bulunmaktadır.[6]
1848: AYNI SOKAKTA İKİ AYRI DÜNYA
1848 yılı Marx ile Schopenhauer arasındaki ayrılığı düşünce alanından çıkarıp hayatın içine taşır.
Marx ve Engels’in Komünist Manifestosu tam bu devrimci ortamda yayımlandı.[7]
Marx ve Engels açısından Avrupa’yı sarsan olaylar yalnızca hükümdarlara öfkelenen insanların başkaldırısı değildi. Toplumun içerisinde gelişen ekonomik ve sınıfsal çelişkiler siyasal alana taşınıyordu.
Burjuvazi feodal düzeni tasfiye etmiş; fakat kendi gelişmesi içerisinde proletaryayı yaratmıştı. Tarih artık yalnızca hükümdarların, savaşların ve büyük devlet adamlarının tarihi olarak değil;
üretim ilişkileri ve sınıf mücadeleleri üzerinden de okunmalıydı.[7]
Schopenhauer aynı olaylara bambaşka bir pencereden baktı.
1848 hareketlerine sempati duymadı. Siyasal devrimin insanın temel varoluş sorununu ortadan kaldıracağına inanmadı. 8 Eylül 1848’de Frankfurt’taki çatışmalar Schopenhauer’inyaşadığı yere kadar ulaştı. Hükûmet kuvvetleri binaya girerek ihtilalcilere karşı mevzi aldılar; Schopenhauer de askerlere yardımcı oldu. Cartwright’ın aktardığına göre filozof, ihtilalcileri mevcut efendilerini devirip kendilerine “yeni efendiler” arayan insanlar olarak görüyordu.Bu küçümseyici değerlendirme, Schopenhauer’in 1848 devrimlerine karşı siyasal tavrını olduğu kadar, iktidarın el değiştirmesinin insanın iktidar arzusunu ortadan kaldırmayacağı yönündeki felsefî yaklaşımını da yansıtır.
1848–1849 olaylarında düzeni savunurken ölen veya sakatlanan askerler ve onların yakınları için oluşturulan yardım fonunu daha sonra mirasçısı yapması, siyasal tavrının açıklığını göstermektedir.[2]
Fakat burada yalnızca muhafazakâr bir siyasal tavır görürsek Schopenhauer’in düşüncesini eksik okumuş oluruz.
Onun itirazının arkasında daha temel bir soru vardır:
Bir iktidarı yıkan insanın iktidar arzusu da ortadan kalkmış mıdır?
Schopenhauer açısından sorun yalnızca kimin iktidarda olduğu değildir.
Sorun aynı zamanda iktidarı isteyen insandır.
Marx ile Schopenhauer’in gerçekleşmemiş tartışması tam burada başlamaktadır.
Onlar yaşarken birbirlerinin muhalifi olmadılar.
Schopenhauer’in felsefesinden Marx’a rahatsız edici bir soru yöneltilebilir:
İnsanın kendisi değişmeden yalnızca toplumsal ilişkileri değiştirmek gerçek özgürleşmeyi sağlayabilir mi?
Bir kral devrilebilir.
Bir hanedan ortadan kaldırılabilir.
Mülkiyet biçimleri değiştirilebilir.
Bir toplumsal sınıf iktidardan uzaklaştırılabilir.
Fakat iktidar arzusu ortadan kalkmış mıdır?
Bencillik sona ermiş midir?
İnsanın doyumsuz istemesi yok olmuş mudur?
Schopenhauer açısından cevap olumsuzdur. Çünkü isteme, belirli bir siyasal rejimin değil, insanın ve dünyanın varoluş yapısının temelindedir.[6]
Eski efendinin ortadan kaldırılması, efendilik ilişkisinin ortadan kaldırıldığı anlamına gelmeyebilir. İnsan bir iktidarı yıkarken başka bir iktidar yaratabilir.
Fakat Marx’ın Schopenhauer’e yöneltebileceği soru da en az bunun kadar güçlüdür:
Tarih içerisinde ortaya çıkmış eşitsizlikleri, mülkiyet ilişkilerini ve sömürüyü insanın değişmez metafizik yapısına bağlamak, tarihsel olanı ebedîleştirmek değil midir?
Asıl felsefî hesaplaşma burada başlıyor. (DEVAM EDECEK)
KAYNAKÇA
[1] Engels, Friedrich, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, çev. Sevim Belli, 5. bs., Ankara: Sol Yayınları, 2011.
[2] Cartwright, David E., Schopenhauer, çev. Sibel Erduman, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2023.
[3] Hegel, Georg Wilhelm Friedrich, Tarih Felsefesi, çev. Aziz Yardımlı, 3. bs., İstanbul: İdea Yayınevi.
[4] Marx, Karl, Kapital: Ekonomi Politiğin Eleştirisi, Cilt I: Sermayenin Üretim Süreci, çev. Mehmet Selik – Nail Satlıgan, İstanbul: Yordam Kitap, 2011.
[5] Engels, Friedrich, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, çev. Sevim Belli, 5. bs., Ankara: Sol Yayınları, 2011.
[6] Schopenhauer, Arthur, İsteme ve Tasavvur Olarak Dünya, çev. A. Onur Aktaş, Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2023.
- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 1983 Antalya Son Haber
