GÖKDELEN KAFESLER

AHMET İLBARS
01 Haziran 2026 Pazartesi 12:30
Bugünlerde ne zaman Ankara’da kafamı kaldırıp şehrin silüetine baksam, içimi tuhaf bir huzursuzluk kaplıyor. Otuz, kırk katlı o devasa beton kuleler gökyüzünü birer mızrak gibi yırtarken, sanki insanın ruhunu da parça parça ediyor. Uçsuz bucaksız coğrafyalar, üzerinde nefes alabileceğimiz o kadar çok boş alan varken, şehirleri neden yukarıya doğru zorluyoruz? İnsanları üst üste istiflemek neden bir gelişmişlik göstergesi sayılıyor? Ünlü şehircilik uzmanı Jan Gehl’in o meşhur sözü geliyor aklıma: "Önce biz şehirleri şekillendiririz, sonra da şehirler bizi."
Açıkçası, bu dikey mimari bana hiç insani gelmiyor. Oysa bu durum ne çaresizlikten ne de bilgi eksikliğinden kaynaklanıyor. Karşımızdaki tablo, mimarlık ve şehir planlaması disiplinlerinin gerçek işlevini yapamadığı, daha doğrusu bilerek ve isteyerek yaptırılmadığı yapısal bir yönetim anlayışının ürünüdür. Bilim ve teknik; şehri bir yaşam alanı değil, bir rant ve sermaye aracı olarak gören siyasi kararların gölgesinde bırakılıyor.
Dünyaca ünlü şehir plancısı Lewis Mumford yıllar önce, "Modern şehir planlamasının asıl amacı, binaları değil, insan yaşamını organize etmektir" diye uyarmıştı. Bizde ise tam tersi yapılıyor: İnsan yaşamı, dikey binaların hırsına kurban ediliyor. Büyük cumhuriyet mimarı ve bilim insanı Prof. Dr. Doğan Kuban, bu gidişata ömrü boyunca karşı çıkmış ve o sert, gerçekçi üslubuyla şöyle haykırmıştı: "Biz şehir kurmuyoruz, sadece arsa satıyoruz. Türkiye'de mimarlık ve şehircilik, kültürün değil, paranın emrine girdi."
İşte ODTÜ’nün o köklü mimarlık ve planlama ekolünün, Prof. Dr. İlhan Tekeli gibi hocaların yıllarca kürsülerden savunduğu "kamu yararı" ve "katılımcı planlama" ilkeleri, tam da bu yönetim anlayışı yüzünden her gün masada kaybediyor. Bilim insanları ve şehir plancıları feryat ederken, kararlar Ankara’nın o dikey silüetini çizenlerin kaleminden çıkıyor.
Tarihe dönüp baktığımızda, yukarıya doğru yükselen her şey gücü ve otoriteyi temsil etmiştir. Düşünür Walter Benjamin’in de dikkat çektiği gibi; "Yüksek binalar, gücün halka yukarıdan bakma arzusudur." Edebiyatımızın usta kalemi Tahsin Yücel, o vizyoner Gökdelen romanında bu hırsın bizi götüreceği son noktayı adeta bir kehanet gibi çizer ve der ki:
“Bir gökdelendir tutturmuş, gökdelen de gökdelen, ama yalnız göğü değil, yeri de tarihi de, geleceği de deliyor.”
Gerçekten de öyle; bilimin devre dışı bırakıldığı o gökdelenler sadece göğü yırtmıyor; geçmişimizi, hafızamızı, planlama ilkelerini ve ortak geleceğimizi de delip geçiyor. Kuleler yükseldikçe adalet, teknik ve insaniyet o katların arasında ezilip yok olurken; o yüksek binaların en üst katı ile zemin katı arasındaki mesafe, insanları birbirinden ayıran kocaman bir yabancılaşma uçurumuna dönüşüyor.
Bu gökdelen kafesler bizi kendi küçük kutularımıza hapsederken, büyük yazarımız Ahmet Hamdi Tanpınar’ın "İnsan, yaşadığı yere benzer" sözünü hatırlatıyor. Bizler dikey betonlara, imar planlarındaki o ruhsuz çizgilere benzedikçe ne yazık ki ruhumuz da o binalar gibi soğuyor ve taşlaşıyor.
Oysa hayat yatay düzlemde güzeldir. Yan yana durmakta, göz hizasında olmakta bir eşitlik, bilimsel bir mantık ve demokrasi vardır. Herkes aynı zemine bastığında kimse kimseye tepeden bakamaz. İnsan ilişkileri de doğru dürüst bir şehircilik de ancak göz hizasında kurulduğunda sahici olur. Bu yüzden yatay mimariyi ve bilimsel planlamayı savunmak, doğrudan doğruya insan onurunu ve geleceğimizi savunmaktır.
Nihayetinde insanoğlu ne gökyüzünün ıssızlığında uçan bir kuştur ne de hücrelere kapatılacak bir nesne. Bizler kökleri toprağa bağlı, yüzü birbirine dönük varlıklarız. Gücün ve rantın dikey baskısına karşı bilimi, sokağı, mahalleyi ve doğayı korumak, bugün artık sadece mesleki bir görev değil, insan kalabilme mücadelesidir.
Aşık Veysel’in o eşsiz bilgeliğiyle fısıldadığı gibi, ne kadar yükselirsek yükselelim, o gökdelenlerin tepesinden dünyaya ne kadar kibirle bakarsak bakalım, "Benim sadık yârim kara topraktır." Dönüp dolaşıp varacağımız yer, bizi her halimizle bağrına basacak olan yine o topraktır; öyleyse hayatı, bilimi ve insanlığı topraktan çok uzaklaştırmadan, yeniden göz hizasında inşa etmenin vaktidir.
- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 1983 Antalya Son Haber
