EKSİK OKUNAN BİR SÜREKLİLİK: CUMHURİYET VE TÜRK KİMLİĞİ

MUHARREM YELLİCE
06 Şubat 2026 Cuma 20:33
Cumhuriyet’in kimlik politikalarını yalnızca “kopuş” ve “dayatma” kavramlarıyla açıklayan yaklaşımlar, Türk adının tarihsel sürekliliğini, Osmanlı’dan devralınan fikrî mirası ve modern devletin kurucu zorunluluklarını yeterince hesaba katmamaktadır. Bu yazı, erken Cumhuriyet uygulamalarını tarihsel derinlik içinde yeniden değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
Tarık Çelenk’in Sonhaber Gazetesinde yayımlanan yazısı, modern devletlerin geleneği yeniden kurduğu yönündeki yerinde bir tespitten hareketle Cumhuriyet’in erken dönem uygulamalarını sert ve yukarıdan aşağıya yürütülen bir kimlik mühendisliği olarak değerlendirmektedir. Ancak bu yaklaşım, Türk kimliğinin Cumhuriyet’ten önceki uzun tarihsel seyrini, Osmanlı entelektüel dünyasında gelişen milliyetçilik düşüncesini ve yeni kurulan bir devletin kaçınılmaz merkezîleşme reflekslerini göz ardı etmektedir. Devletlerin gelenekleri seçerek yeniden üretmesi olağandır; fakat bu durum her yeniden inşanın köksüz olduğu anlamına gelmez. Cumhuriyet’i neredeyse sıfırdan bir kimlik icadı gibi sunmak, Türk adının ve siyasal aidiyetinin bin yılı aşan sürekliliğini arka plana itmektedir.
Türk adı, yalnızca 20. yüzyılın siyasal dili içinde ortaya çıkmış bir kavram değildir. Orhun Yazıtları’nda devlet adı olarak geçen “Türk”, erken dönemlerden itibaren siyasî ve askerî bir birlik fikrini temsil eder. Alp Er Tunga, Mete ve Bilge Kağan gibi figürler etrafında şekillenen hâkimiyet anlayışı; ortak dil ve töre vurgusu, güçlü bir tarihsel kimlik bilincine işaret eder. İslâmî dönemde de bu süreklilik kopmaz. Karahanlılardan Osmanlı’ya uzanan hatta Türk adı kimi zaman çok uluslu bir imparatorluk yapısı içinde üstü örtülü kalsa da askerî teşkilat, destan geleneği ve dil düzeyinde yaşamaya devam etmiştir. Tanzimat’la belirginleşen ilmî Türkçülük çalışmaları, Ahmet Vefik Paşa’nın Kamus-u Türkî’si, Namık Kemal ve Şinasi çevresinde gelişen vatan fikri; Mehmet Emin Yurdakul, Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’le birlikte Cumhuriyet’e miras kalan düşünsel altyapıyı oluşturmuştur. Cumhuriyet bu nedenle boş bir sayfaya yazı yazmamış; mevcut tarihsel hafızayı ulus-devlet formuna dönüştürmüştür.
Ey Türk düşün ve Kendine Dön çağrısına uymadır Cumhuriyet.
Çelenk’in metninde alfabe değişimi, tarih anlatısının yeniden kurgulanması ve laikleşme adımları ani bir kırılma olarak sunulmaktadır. Oysa Avrupa’daki ulus-devletlerin kuruluş süreçlerine bakıldığında eğitim seferberliği, ortak dil yaratımı ve merkezî sembollerin modernleşmenin evrensel araçları olduğu görülür. İncil’in Latinceden millî dillere çevrilmesiyle başlayan Avrupa modernleşmesi Jan Hus’un yakılmasıyla, Luther’in reformuyla sürmüştür. Cumhuriyet bu uzun tarihsel süreçleri kısa bir zaman dilimine sığdırarak gerçekleştirmiştir. Erken dönem reformlarını yalnızca ideolojik bir kazıma faaliyeti olarak değil, imparatorluk bakiyesinden çağdaş bir siyasal topluluk üretme çabası olarak değerlendirmek gerekir.
Cumhuriyet’in marşlar, törenler ve yurttaşlık ritüelleri üzerinden ortak bir siyasal kültür yaratmaya çalıştığı doğrudur; ancak bu çabayı salt baskı aracı olarak okumak indirgemeci olur. Resmî ritüeller, yeni bir topluluk tahayyülünün pedagojik unsurlarıdır. Tartışmalar yaratmaları mümkündür; fakat ortak kimlik başka türlü inşa edilemez. Türk tarihi bilinmeyen zamanlardan bugüne uzanan bir sürekliliğin ürünüdür. Atatürk’ün Türk’e dair sözleri hamasi sloganlar değil, tarihsel bir özgüven inşasının parçasıdır. Gökalp’in kültür merkezli Türklük anlayışı da Cumhuriyet’te dil, folklor ve tarih çalışmalarıyla kurumsallaştırılmıştır.
Makalenin en tartışmalı bölümü, bugünkü Kürt meselesinin doğrudan erken Cumhuriyet’in kimlik politikalarına bağlamasıdır. Oysa bu sorun sınırların çizilmesi, bölgesel eşitsizlikler, jeopolitik baskılar, Soğuk Savaş dengeleri ve güvenlik politikaları ,emperyalist oluşumlar gibi pek çok unsurun birleşiminden oluşmaktadır. Tek başına kimlik inşasını bütün bu karmaşık sürecin ana nedeni gibi sunmak, tarihsel gerçekliği basitleştirmektir.
Tarık Çelenk’in yazısı modernleşmenin kimlik boyutunu tartışmaya açması bakımından kıymetlidir; ancak Cumhuriyet’i yalnızca kopuş ve dayatma kavramlarıyla açıklamak, Türk kimliğinin Orta Asya’dan Osmanlı’ya ve modern Türkiye’ye uzanan uzun süreli devamlılığını görünmez kılmaktadır. Cumhuriyet Türkçülüğü icat etmemiş, tarih boyunca oluşmuş siyasal ve kültürel mirası çağdaş devlet yapısı içinde yeniden tanımlamıştır. Bugünün kimlik tartışmaları da yalnızca 1930’ların politikalarına indirgenemeyecek kadar geniş bir tarihsel ve toplumsal arka plana sahiptir. Bu nedenle geleceği tartışırken kopuş anlatıları kadar süreklilik damarını da hesaba katan daha dengeli bir tarih okumasına ihtiyaç vardır.
Cumhuriyet’i yalnızca bir kopuş projesi olarak değil, Orta Asya’dan Osmanlı’ya uzanan tarihsel mirası modern devlet çerçevesinde yeniden yorumlayan uzun soluklu bir süreklilik hamlesi olarak okumak, bugünkü kimlik tartışmalarını da daha sağlıklı bir zemine taşıyacaktır.
- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 1983 Antalya Son Haber
