05 Ekim 2026
  • Antalya16°C

ÇORUM’DA BİR SÜRGÜN VE İHTİYAR GENÇLİK

AHMET İLBARS

04 Ekim 2026 Pazar 18:16

 

Kentler yalnızca coğrafi sınırlar ya da mimari yapılar toplamı değildir; asıl kimliklerini, insan hikâyelerinden ve o toprağa düşen düşünce birikimlerinden alırlar. Çorum’un kent kimliği üzerine yazan, mektupların ve yaşanmışlıkların izini süren biri olarak, Mehmet Seyda’nın otobiyografik romanı İhtiyar Gençlik’i okuyup bitirdiğimde; kendimi 1930’lu yılların Çorum Ortaokulu koridorlarında, nalça sesleri arasında gezinirken buldum. Roman, Çorum’un Memleket Hastanesi’ne atanan eczacı babası vesilesiyle Çorum’a gelen genç Mehmet Seyda’nın bizzat yaşadığı 1932-1934 yıllarının Çorum’unu anlatır. Ancak bu anlatı, kuru bir nostaljiden ibaret değildir. Merhum Prof. Dr. Bozkurt Güvenç hocamızın antropolojik kavramsallaştırmasıyla bakarsak; yerel çevrenin bireye aktardığı geleneksel kültürleme sürecinin, dışarıdan gelen aykırı bir aydınla karşılaşarak nasıl bir kültürleşme etkileşimine girdiği ve bu temasın sonucunda o çocuklarda ne tamamen taşralı ne de kentli olan yepyeni bir zihinsel uyanışla, yani bir kültürlenme senteziyle nasıl sonlandığının canlı belgesidir.

 1930'lu yılların Çorum’u; henüz okul sayısının parmakla gösterildiği, okuma yazma oranının düşüklüğüyle taşra kabuğunu kırmaya çalışan ama bir yandan da halkının ciddi bir geçim darlığı yaşadığı bir Anadolu kentidir. Seyda’nın romanında; kışın evdeki kömür sobasını üç beş kuruşa pazarda satmak zorunda kalan, hamallarla pazarlık eden ve arkadaşlarına görünmeme utancı yaşayan bir çocuğun gözünden o günlerin Çorum’u gözler önüne serilir. Fakat aynı Çorum, farklı dönemlerde devletin aykırı zihinler için seçtiği bir "sürgün yeri" işlevi de görür. Nitekim II. Meşrutiyet yıllarında Mahmut Şevket Paşa’nın katlinden sorumlu tutulup Sinop’a gönderilen, I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle de Çorum’a nakledilen isimler arasında yer alan Refik Halit Karay’ın edebi hayatında Çorum’un çok ayrıcalıklı bir yeri vardır. Cumhuriyet döneminde de Hüseyin Cahit Yalçın, Refii Cevat Ulunay, Abidin Dino ve Kemal Tahir gibi isimlerin zorunlu adresi olan Çorum, özellikle cezaevi sayesinde Türk edebiyatına dolaylı ama muazzam bir katkı sunar. Kemal Tahir, Çorum Cezaevi’ndeki yılları boyunca Anadolu insanını ve kültürünü derinlemesine tanımış, Çorum ağzını romanlarının dilini zenginleştiren ana bir damara dönüştürmüştür. İşte Mehmet Seyda’nın romanında, bu edebi sürgün zincirine son bir halka daha eklenir: Sivas’taki ortaöğretim kurumlarında öğrencileri kışkırttığı gerekçesiyle Çorum’a sürgün edilen Türkçe Öğretmeni Ruşen Zeki.

Sınıfa adım atan Ruşen Zeki, öğrencilerin alışık olduğu öğretmen profillerinin tamamen dışındadır. Eski Türkçe öğretmeni Behram Lütfi Bey’in janti, ütülü giysileri, ayna gibi parlayan rugan iskarpinleri ve boyun bağının aksine; Ruşen Zeki dökülen ceket kolları, boyun bağı bulunmayan kirli gömleği, saç sakala karışmış tıraşsız yüzü ve ekşi rakı kokusuyla belirir. Ayaklarında, her pençe yiyişte kalınlaşmış, topuklarına ve burunlarına kabaralar çakılmış, yazarın benzetmesiyle "Hallaç-ı Mansur ile Demir Çarıklı Şövalyenin giyebileceği" türden ağır iskarpinler vardır. Gümüş çerçeveli, içbükey mercekli kalın gözlüklerinin arkasında bit gibi kalan gözleriyle sınıfa giren bu sürgün öğretmen, elleri arkasında kenetli halde tahtalara nalçalarını "tak tak" vurarak dolaşır. Her sözünün başına ve sonuna eklediği, adeta bir imza gibi kullandığı ironik "Hazret!" hitabıyla sınıfta hem çekinilen hem de içten içe merak uyandıran sarsıcı bir hava yaratır. Dışarıdan hırpani ve sıradan görünen bu adamın altında, engin bir felsefi birikim, kışkırtıcı bir zekâ ve derin bir insan duyarlılığı yatmaktadır.

Cumhuriyet’in 10. yıl kutlama heyecanının yaşandığı, fener alaylarının düzenlendiği, "Çıktık açık alınla" marşlarının sokaklarda çınladığı 1933 yılı, dünyada ideolojik fırtınaların koptuğu bir dönemdir. Çorum Ortaokulu ise bu dönemin küçük bir deneyimidir. Bir yanda öğrencilerin üstünü arayan, sustalıları ve kibritleri toplayan baskıcı, otoriter okul yönetimi; diğer yanda ise sınıfta derin bir zihinsel uyanış başlatan Ruşen Zeki... Ruşen Zeki, derste sırayla öğrencilere sorar: "Bu okul bitince ne olacaksın?" Kimi "Sağlık memuru", kimi "Mühendis", kimi de "Çerçi dükkânı açacağım" der. Sıra bizim roman kahramanımıza geldiğinde, o kafa tutarcasına bağırır: "Şair!" İşte bu cevap, sürgün bir öğretmen ile taşralı zeki bir çocuğun kader ortaklığının başladığı andır.

Ruşen Zeki, bu zeki çocuğu kendi felsefi dünyasına çekmekte gecikmez. Bir gün çocuğun defterini inceledikten sonra acımasızca patlar: "Hazret, sen bugüne kadar bir bok okumamışsın! André Gide’i bilir misin? Yaban’ı okudun mu? Kadro dergisini gördün mü? Nâzım’ı bilir misin?" Anadolu’nun bağrında Nâzım Hikmet’in adını ilk kez duyan çocuk, bizzat Ruşen Zeki’nin sakat kızı Emel’in hırkasının altına saklayarak getirdiği yasaklı kitapları ve şiirleri gizlice okumaya başlar. Kırlara kaçar, ağaçları kucaklayarak o şiirleri ezberler, küçük kağıtlara notlar alır. Ancak bu temas, çocuğu arkadaşlarından kopararak erken olgunlaşan, kendi deyimiyle "ihtiyarlayan" bir gence dönüştürür. Zira Ruşen Zeki, anasını küçük yaşta kaybeden ve içsel acıları olan bu çocuğa, yine anasını kaybeden Kör Nazmiye’nin karşısında şu sert felsefi reçeteyi sunmaktadır: "Bir filozof şöyle demiştir; dinle ve ağlamayı kes! Hayatta acı çek, ister bütün dostların seni terk etsin, sen gözyaşı dökme ve of demeden öl!"

Mehmet Seyda’nın yaşadıklarından yola çıkarak kaleme aldığı İhtiyar Gençlik, sürgün bir öğretmenin yönlendirmesiyle bir çocuğun hayatında yaşanan o derin uyanışı ve beraberinde getirdiği dramatik savrulmaları büyüleyici bir gerçeklikle aktarır. Bozkurt Güvenç’in işaret ettiği Kültürleşme, tam da budur: Devletin Çorum’a "ceza" olarak gönderdiği Sivas sürgünü bir Türkçe öğretmeni, kentin ufkunu aşan bir zihinsel tohumu o okulun taşlığına ekmiştir. O tohumlar; fener alaylarının, yoksulluğun, satılan sobaların ve okul aramalarının gölgesinde yeşermiş; o günün Çorumlu çocuklarını birer düşünce ve edebiyat insanı yapmıştır. Bizler bugün Çorum’un kültüründen, edebiyatından, görünmez ruhundan bahsedebiliyorsak; bu ruh, 1930’lu yıllarda Ruşen Zeki’lerin nalça sesleriyle o sınıflara bıraktığı sarsıcı soruların ve "Ben Şair Olacağım!" diyen o "ihtiyar gençlerin" mirasıdır.                                                                                                       

 Kaynak: Seyda, Mehmet. İhtiyar Gençlik, Elips Kitap, 1. Baskı, Ankara, Mayıs 2006.

 

Bu yazı toplam 512 defa okunmuştur.
Yorumlar