BÖLGEMİZDE GERÇEKLEŞEN HUKUKSUZ SALDIRGANLIK ÜZERİNE

ALİ İHSAN DİLMEN
03 Mart 2026 Salı 02:31
Yaşadığımız coğrafyanın egemen gücü Osmanlı İmparatorluğu dağıldıktan sonra coğrafyamızda sıkıntılar birbiri ardına dozu ve şiddeti günden güne artarak devam ediyor.
Son ikiyüz yüzyılın hastalığı olarak yaygınlaşan milliyetçilik hastalığının etkileri en azından bizim coğrafyamızda halen devam etmektedir.
Halklar ve onları yönetenler bu hastalığı, sebep olduğu çatışma ve yıkımı, ortaya çıkan hasarı dikkate alarak gelişen dünyanın, özellikle, iletişim, ulaşım, teknoloji nimetlerinden faydalanmak üzere halklar ve devletler arasında hem var olan sorunları çözecek, hem çıkması muhtemel sorunları engel olacak, bunun yanı sıra hayatımızı kolaylaştıracak, huzur, güven ve yaşam kalitesini artırıcı, refah düzeyini yükseltici adımlar atmalıdır.
“Komşum düşmanımdır, rakibimdir” anlayışından, “Komşum kazanç ve yaşam ortağımdır” anlayışına dayalı yeni ilişkiler, statüler, hukuklar geliştirmelidir.
Çatışmalarla geçen bir yüzyılın ardından soruna kalıcı çözüm üretmek basiretini göstermeliyiz.
Siyasal anlamda milliyetçiliğin doğduğu yer olan Avrupa milliyetçilik hastalığının bedelini iki dünya savaşıyla hem ödedi, hem diğer milletlerin de ödemesine sebep oldu.
Yaşanan bu iki büyük felaketten sonra da, savaşları bitirecek, yaşamı ortak hale dönüştürecek adımları 2. Dünya savaşından sonra attı ve savaşın ortaya çıkardığı; psikolojik, iktisadi, siyasi yıkımları telafi edecek şekilde barışçı bir perspektifle bir yola girdi.
Bu yol sonunda Avrupa Birliği olarak şekillendi ve girdikleri yolun semeresinden topluluğa bağlı her ülke, katkısı ve performansı oranında nasiplendi.
Zaman zaman birlik üzerinde tartışmaların, farklı düşüncelerin olması hayatın doğal akışı olarak görüldü ve birlik varlığını korudu.
Birlik üyesi her devlet bu esasa göre pozisyon almayı önceleme becerisi gösterdi.
Esasen, AB için Avrupa kıtasına yoğunlaşan göç dalgası ve yerleşik nüfusun yaşlanması dışında önemli bir sorunları da görünmemektedir.
Özellikle göç sorununda ortaya koyacakları entegrasyon programları, önemli görülen her iki sorunun çözümünde kolaylaştırıcı rol oynayacaktır.
Bir taşla iki kuşu birden vurmaları mümkündür.
Avrupa’da yaşanan tarihi tecrübeye değindikten sonra, şimdi coğrafyamıza dönelim.
Cihan harbinden, yani 1.Dünya savaşından sonra coğrafyamızda kurulan Yahudi Devleti İsrail'in kurulduğu günden beri ortaya koyduğu saldırgan ve işgalci durum bölge halkları üzerinde tedirginliği hergün büyütmektedir.
Bu tehlike, sadece Filistin halkını dünyayı zindan etmemiş, başta bölge ülkeleri olmak üzere dünya barışını tehdit edecek boyutlara ulaşmıştır.
Dünya ekonomisine, bilimine, sanayisine üretim bakımından kayda değer katkısı olmayan ve birçoğunun kuruluşu meşruiyet sorunu içeren krallıklar ve devletler savaş sonrası düzen kuranların iltifatları, yahut lütuflarını kaybetmek istemediğinden egemen devletler gibi davranmamaktadırlar.
Böyle bir coğrafyada yaşayan, köklü devlet geleneğine sahip, bölgesel güç statüsünde olan Türkiye, İran, Mısır, Rusya ve bunlara ilave edilecek finansal gücüyle temayüz eden, dini yönden İslamın kalbi durumunda bir coğrafyada kurulan Suudi Arabistan ile kurulacak ilişkiler bölgede barışı sağlayacak ve kısa zamanla halklar ve devletler arasında ticari, kültürel, siyasi entegrasyona dönüşecek hukuki zemin üzerinden bölgenin kaderini belirleme imkanı oluşacaktır.
Bölge üzerinde dini gerekçelerle “Vadedilmiş topraklar” hülyasına kapılan ve yedeğine bölgede çıkarı bulunan hristiyan dünyasını da almak suretiyle sürekli kaos ve savaş taktikleriyle yayılmacılık hevesinde olan “Soykırımcı devlet İsrail” durdurulacak, Filistin topraklarında sadece kendisinin değil, diğer iki büyük dinin ve özellikle de uzun yıllar İslam hakimiyeti altında varlığını sürdüren halkları rahatsız etmeden yaşamasını sağlamanın yolu bulunacaktır.
Netanyahu denilen soykırımcı faşist ile eline geçirdiği güçle her türlü zorbalığı kendisine hak olarak gören Amerika'lı yeni nesil Hitler'in bölgede kurduğu tuzak ve emellerine engel olunacaktır.
Bunun için; başını Türkiye'nin çekeceği, içinde İran, Mısır. Suudi Arabistan'ın bulunduğu görüşmeler derhal başlamalı, diplomasi atağına Rusya, Çin, AB'den alınacak destekle Birleşmiş Milletler harekete geçirilmelidir.
Saldırganla saldıranı aynı kefeye koyarak itidal çağrısında bulunmak, “İran'a yapılan saldırıyı esefle karşılıyorum” gibi ifadeler tarihi sorumluluk sahibi ülkemize hiç yakışmıyor.
Hele, iktidar mahfillerinden çıktığı belli olan “ Biz İran'a zamanında uyarmıştık, mezhepçi yaklaşımlarından vazgeçmediler” gibi gerekçeler üretmek haklı görülemez.
Bu yaklaşımların Trump'ın politikalarına teslimiyetin örtüsü olarak kullanılmak istenmesi gibi bir anlayış söz konusu ise bu asla meşru görülemez.
Bugün, böylesi alçak kaygılarla, güce teslim olunması ile verilecek “Sarı Öküz'ün” telafisi kısa ve orta vadede mümkün olmaz.
Ülkemiz de bir de, İran Rejiminden rahatsız olan kesimler var.
Bu kesimlerde, İran'ın rejimi üzerinden yapılan işgalci ve hukuksuz saldırıları meşru görerek, İran halkının rejime karşı ayaklanmasını beklediklerini görüyoruz.
Bunlar da İran'da rejim tarafından yapılan zulümleri gerekçe göstererek faşist Trump ve soykırımcı Netanyahu'nun İran'a demokrasi ve özgürlük getireceğine inanıyor gibi davranıyorlar.
Her iki kesimin yaptığı yanlıştır.
Aslolan bölgenin sorunlarını çözecek şekilde diplomasiyi verimli bir şekilde kullanmak, aktif bir diplomasi yürütmektir.
Hasılı bölgenin geleceğini bölge ülkeleri ve barışçıl politikalar belirlemelidir.
Hiç kimse iktidarın sessizliğine bahane aramasın.
Seküler laikçilerde öncelikle rejimin devrilmesini değil, İran halkının egemenliğini ve can güvenliğini düşünsün.
Değilse varacağımız yer günün sonunda yeni sömürgeci güçlerin bölge “jandarmalığı” olur.
Ya da…!
- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 1983 Antalya Son Haber
