BEN 12 EYLÜL’Ü SEÇTİM. PEKİ, YA SEN?

HASAN YAKUP CANGÜVEN
04 Eylül 2026 Cuma 00:23
Eylül…
Yalnızca takvimde yer alan on iki aydan biri midir?
Aylar bazen bir mevsimin parçası olmaktan çıkar; bir milletin hafızasında derin izler bırakan hadiselerin, olayların, kaosların, kırılmış hayatların, yarım bırakılmış umutların, çalınan hayallerin ve hüznün adı olur. Çünkü bazı saatler, bazı günler, bazı aylar ve bazı tarihler vardır ki üzerinden yıllar geçse de geçmişte kalmaz; insanların hafızasında, kalbinde, zihninde ve ruhunda yaşamaya devam eder.
Eylül, bizim için biraz da içimizden atamadığımız böyle bir aydır.
Bir milletin evlatlarının birbirine düşman edildiği, kardeşin kardeşe kırdırıldığı; kendi meselelerini kendi iradesiyle çözme hakkının elinden alındığı, Türkiye'yi her alanda geri götüren karanlık bir dönemin adıdır Eylül. Birilerinin, aynı vatanın çocuklarının kanı ve gözyaşı üzerinden iktidar devşirdiği; dışarıda kurulan hesapların içeride kurulan tuzaklarla birleştiği, çatışmaların körüklendiği ve bir milletin kendi evlatlarına karşı çaresiz bırakıldığı günlerin acı hatırasıdır. Bu yüzden Eylül; yalnızca sokaklarda yankılanan silah seslerinin, zindanların, darağaçlarının, kötü muamelelerin ve insan hakları ihlalleriyle kaybedilen hayatların değil; daha doğmadan söndürülen umutların, yarım bırakılan hayallerin, susturulan ideallerin de adıdır.
Yara yalnızca bedenin, hücrelerin ve organların fiziken zarar görmesi değildir ki. Bir milletin aklında, kalbinde ve ruhunda kabuk bağlamayan kimi yaralar vardır. Gençlerin hayalleri birer birer yaprak gibi dökülürken, geriye bir milletin idealist gençlerinin bağrına saplanmış o soğuk hançerin izi kalır. 12 Eylül, işte böylesi bir yaranın yalnızca başlangıç noktası değil; Türkiye’nin hafızasında derin kırılmaların yaşandığı, yıkımın bir düzene ve acının bir sisteme dönüştüğü bir miladın adı olur. Ve açılan bu derin yaranın ardından, yalnızca hayatların değil; umutların, hayallerin ve bir ülkenin geleceğe bakışının da yeniden şekillendirildiği bir mevsim olur Sonbahar.
ABD’nin “bizim çocuklar” dediği, bizim ise bir dönem ironik biçimde “Olympos’un çocukları” olarak nitelendirdiğimiz; Türk kimliği taşıdığı hâlde kendisini milletinin tarihî, millî ve manevî bütünlüğünden koparan anlayışların ve bu anlayışlara hizmet edenlerin bıraktığı acı bir mirastır 12 Eylül.
Vatanına, devletine, milletine, mukaddesatına ve bayrağına bağlılığını hayatının anlamı bilen insanların bir gecede suçlu ve düşman muamelesi gördüğü; inandıkları değerler uğruna bedel ödeyenlerin darağaçlarına çıkarıldığı, hücrelere atıldığı ve sürgünlere gönderildiği bir dönemin adıdır 12 Eylül.
Ülkücü gençlik başta olmak üzere memleket sevdası taşıyan binlerce insan darağacına yürüdü. Nice insan ağır işkencelerden geçirildi; nice genç, hayatının en güzel yıllarını cezaevlerinin soğuk duvarları arasında bıraktı. Yetişmiş bürokrat ve siyasetçilerin kimi işinden ve siyasetten uzaklaştırıldı, kimi yurdundan kopmak zorunda kaldı, kimi ise hayatının geri kalanını o yılların açtığı yaralarla geçirmek zorunda kaldı.
Fakat 12 Eylül’ü yalnızca darağaçlarıyla, cezaevleriyle, işkencelerle ve yasaklarla anlatmak eksik kalır. Çünkü 12 Eylül yalnızca bir darbe değil; bir toplumun hafızasında, sosyal yaşamında, ekonomik yatırımlarında, siyasal kültüründe, millî ve manevî değerlerinde ve gelecek tasavvurunda meydana gelen büyük bir yıkım ve kırılmadır. Bir yönetim değişikliğinden çok daha fazlasıdır. İnsanların yalnızca siyaset yapma hakkının ellerinden alındığı değil, kendi tarihleriyle ve kendi değerleriyle kurdukları bağın da sorgulandığı bir dönemdir.
Oysa “Eylül” bir başka türlü olmalıydı.
Sonbahar yalnızca mevsimlerin dönüşümü olarak kalmalıydı.
Ağaçların yapraklarını döktüğü, toprağın sessizliğe çekildiği, tabiatın usulca kışa hazırlandığı bir mevsim olmalıydı…
Dökülen her yaprak, yeniden doğacak bir baharın habercisi olmalıydı.
Yine de insan ister istemez soruyor: Eylül, neden şarkılara, şiirlere, romanlara ve hikâyelere konu olan; adı anıldığında gönüllere bir hüzün düşüren böylesine mahzun bir aydır?
Belki de Eylül’ün hüznü, yalnızca sonbaharın kendisinden değil; insana geçen zamanı, kaybettiklerini ve bir daha geri gelmeyecek olanları hatırlatmasındandır. Belki de Eylül’ün asıl hikâyesi tam da burada başlıyor. Çünkü Eylül ne yalnızca bir sona ne de yalnızca bir başlangıca işaret eder; yenilenmenin habercisi olduğu kadar hazanın ve hüznün de habercisidir. Ağaç yapraklarını dökerken köklerini kaybetmez; toprak yavaş yavaş soğurken hayat sona ermez. Ve Her sonbahar, sarının binbir tonuyla ahenk içinde dökülen yapraklar bize aynı hakikati hatırlatır:
Dökülmek tükenmek değildir.
Bazen dökülmek, yeni bir bahara hazırlanmanın adıdır.
Bazen yeniden doğabilmek için eskiden kurtulmaktır.
Bir mevsimin sona ermesi, başka bir mevsimin başlangıcıdır.
Belki de bu yüzden 12 Eylül’ün karanlığında hayatlarının akışı değişen; gençliklerini zindanlarda bırakan, darağaçlarında can veren, sürgün yollarında ömür tüketen insanların hikâyesi yalnızca acının hikâyesi değildir. Aynı zamanda sabırla sınanmış bir iradenin, acıyla olgunlaşmış bir umudun ve yılların içinden süzülerek daha da derinleşen bir sadakatin hikâyesidir.
Nice insan Eylül’de inancını, davasını, hayatını ve ödediği bedeli yeniden tarttı. Kimi kayıplarının acısıyla sustu; kimi acılarıyla olgunlaştı. Kimi yıllarca konuşamadı. Fakat sustuğu yerde bile inandığı değerlerle arasındaki bağı koparmadı. Çünkü çile, insanı yalnızca yoran bir yük değil; bazen insanın sahip olduğu şeyleri kaybettiğinde neye gerçekten inandığını gösteren; bedel ödemek zorunda kaldığında ise neye inandığını daha iyi anlamasını sağlayan bir imtihandır.
İşte tam da burada, bize yıllarca fikirleri ve düşünceleri üzerinden “dünyayı yıkacak bir öcü” gibi ezberletilen Nazım Hikmet’in “Her Eylül Bir Başlangıçtır” sözü, benim için yalnızca güzel bir şiir dizesi olmaktan çıkar; Eylül’ün taşıdığı hafızaya, geçmişle yüzleşmeye ve farklı düşüncelere karşı yıllar içinde oluşturduğumuz önyargıları yeniden sorgulamaya yönelik bir çağrıya dönüşür.
Bazen bir sözün anlamı, onu söyleyen kişinin kimliğinden çok, bizim o söze hangi kalple baktığımızda saklıdır. Nazım Hikmet’in dediği gibi belki de “her Eylül” gerçekten bir başlangıçtır. Geçmişi unutmadan, acıları inkâr etmeden ve birbirimizi yıllarca bize ezberletilen kalıpların içine hapsetmeden yeniden düşünmenin başlangıcı…
Fakat hafıza yalnızca geçmişi hatırlamaktan ibaret değildir ki; asıl hafıza, hatırladıklarımız karşısında bugün nerede durduğumuzu bilmektir. Geçmişte ödenen bedelleri unutmamak; uğruna acı çekilen değerleri zamanın değişen şartları içinde sıradanlaştırmamak; dün savunduğumuz hakikate bugün yalnızca şartlar değişti diye sırt çevirmemektir. Çünkü sadakat, şartların kolay olduğu zamanlarda verilen bir söz değil; şartlar değiştiğinde de insanın kendisine ve inandığı değerlere karşı taşıdığı sorumluluktur.
Zaman geçer. Şartlar değişir. İnsanlar yaşlanır. Kuşaklar değişir. Hayat elbette insanı değiştirir. Düşünceler yeniden değerlendirilir, yöntemler sorgulanır, hatalarla yüzleşilir. Fakat bir davanın hakikat olduğuna inanıyorsanız, değişen zaman karşısında değişmeyen bir tarafınızın da olması gerekir. İnsanın bütün zamanlara uyum sağlamak adına kendisinden vazgeçmesi, değişmek değil; kendi hafızasını kaybetmektir.
Evet… 12 Eylül hafızadır. Hafızasını kaybeden insan yalnızca geçmişini değil, geleceğinin yönünü de kaybeder. Belki de asıl sadakat şudur: Geçmişe körü körüne bağlı kalmak değil; geçmişte uğruna bedel ödenen hakikati, bugünün şartları içinde de koruyabilecek kadar kendine sadık kalabilmek.
Yeni bir başlangıç, geçmişi silmek değil; geçmişi doğru anlamaktır. Davalar yalnızca onları başlatanlarla yaşamaz. Dava, kuşaktan kuşağa devredilen bir emanettir. Birileri darağacına yürürken, zindanlarda yıllar geçirirken veya sürgünde hayatını sürdürürken taşıdığı sorumluluğu kendisinden sonra geleceklere bırakır. Onun bıraktığı şey yalnızca bir hatıra değil, aynı zamanda bir emanettir. O emaneti taşıyacak olanların görevi ise geçmişin acısını tekrar etmek değil; geçmişte ortaya konulan sadakati ve sorumluluk duygusunu kendi çağının şartları içinde yaşatmak ve geleceğe taşımaktır.
İşte bu yüzden Nazım Hikmet’in “Her Eylül Bir Başlangıçtır” dizelerini devam ettirdiği “Seç bir eylül gel, sıra sende...” sözü de bizim için sıradan bir davet değil; geçmişin ağır bedellerini omuzlamış olanlara duyulan vefanın, bugün yaşayanlara yöneltilmiş bir nöbet çağrısıdır.
“Geçmişte yaşananları unutma. O çilenin anlamını koru. Senden önce yürüyenlerin bıraktığı emaneti taşı. Ve gerektiğinde sen de sorumluluk almaktan geri durma.” demektir.
Tuttuğun nöbetin şekli değişse de nöbetin anlamı değişmemelidir. Belki de 12 Eylül’ü hatırlamanın asıl anlamı tam burada saklıdır. 12 Eylül’ü hatırlamak yalnızca geçmişi yâd etmek değil; aynı zamanda geleceği korumaktır. Kimlerin darağacına yürüdüğünü, kimlerin zindanlarda kaldığını, kimlerin sürgüne gönderildiğini, kimlerin hayatlarının en güzel yıllarını hücrelerde geçirdiğini unutmamaktır. Bir daha hiçbir neslin kendi ülkesinde, kendi değerleri uğruna bu bedelleri ödemek zorunda kalmaması için geçmişten ders çıkarmaktır.
Tarih yalnızca geçmişte yaşanmış hadiselerin kronolojik olarak sıralandığı bir alan değildir. Tarih, geleceğe karşı tutulmuş bir aynadır. O aynaya bakmayı bırakırsak dünün hatalarını yarının kaderi hâline getiririz.
Evet… Eylül’e yalnızca hüzün ve hazan ayıdır diye bakmayın. Eylül, dökülen yaprakların olduğu kadar yeniden yeşerecek hayatın da ayıdır. Geçmişin hüznünü içinde taşıyan, fakat geleceğin umudunu kaybetmeyenlerin ayıdır.
İnsan geçmişini unutmadan geleceğe yürüyebilir mi?
Elbette yürüyebilir. Hatta belki de insan geleceğe en sağlam, geçmişini unutmadan yürür. Nereden geldiğini bilen, ne uğruna bedel ödendiğini bilen ve kendisine hangi emanetin bırakıldığını bilen insan geleceğe karşı daha bir emin yürür.
Evet… Her Eylül bir başlangıçtır. Bir yaprağın düşüşünde yalnızca kuruduğunu değil, toprağın yeni bir mevsime hazırlığını da görebilmektir. Bir acının hatırasında yalnızca hüznü değil, o acıdan doğan iradeyi okuyabilmektir. Geçmişin bedellerini unutmadan bugünün sorumluluğunu taşımaktır. Ve zamanı geldiğinde, senden önce yürüyenlerin bıraktığı nöbeti devralabilmektir.
Bu sonbahar akşamında, yavaş yavaş dökülmeye hazırlanan yaprakların arasında, Yıldırım Gürses’in hafızalara kazınan “Sonbahar Rüzgârları (Düşen Bir Yaprak Görürsen)” şarkısının o en hüzünlü ve unutulmaz dizeleri düşüyor aklıma:
Düşen bir yaprak görürsen
Beni hatırla demiştin;
Biliyorsun, seni ben
Bir sonbaharda sevmiştim…
Her sonbahar gelişinde
Sarı sarı yapraklarla
Kuru dallar arasında
Sen gelirsin aklıma...
Ne garip…
Bazı şarkılar yalnızca dinlenmiyor; insanın geçmişine dokunuyor. Bazı sözler yalnızca bir aşkı değil; bir zamanı, bir yüzü, bir bakışı ve bir daha geri gelmeyecek günleri hatırlatıyor. Belki de bu yüzden Eylül, insanın unuttuğunu sandığı şeyleri yeniden hatırlamasına vesile oluyor. Ve insan bir yaprağın düşüşünde yalnızca geçmişten bir hatırayı değil, geçmişte kalan birini de aramaya başlıyor. Ve bu defa Alpay’ın “Eylül’de Gel” şarkısının içinde okul yolunda peşinde koştuğumuz, unuttuğumuzu sandığımız yüzleri, o tatlı bakışları bize yeniden hatırlatıyor.
Diyorum ya… Eylül yakamızdan düşmeyen, peşimizden ayrılmayan bir hüzün ayıdır.
Ama bazen insan bütün bunları düşünürken, Eylül’ün başka bir yüzünü de hatırlamalı; insanın aklına başka şeyler de gelmeli. Ama nedense bizim payımıza Eylüllerde hep geçmişin acıları ve yaraları düşüyor.
Bizim Eylül’ümüz biraz daha ağır.
Biraz daha yaralı.
Biraz daha mahzun.
Belki de hep bu yüzden ben, dünü unutarak hafızamı kaybetmek istemiyorum. Her Eylül’de geçmişin acılarının bugünün sessizliğine karıştığı; aklımın, kalbimin ve ülkümün tam ortasından yara aldığı 12 Eylül’ü seçiyorum.
Peki ya sen hangi Eylül’ü seçiyorsun?
Geçmişi anmanın en doğru yolu, yalnızca geçmişe bakmak değildir. Geçmişin bize bıraktığı emanete layık bir gelecek kurmaktır.
Bazı yaralar vardır; can acıtsa da hafızayı diri tutar. Bazı sonlar vardır; aslında yeni bir başlangıcın ilk adımıdır. Ve bazı Eylüller vardır; yaprakları dökerken umudu da toprağa gömdüğünü sanırsınız. Oysa biz, toprağa düşen her yaprakta yeniden filizlenir, karanlığı yırtan güneş oluruz. Bitti, tükendi sanmayın bizi. Biz her Eylül’de yeniden doğarız. Ve bilin ki biz, Eylüllere rağmen değil; Eylüllere inat var olacağız.
12 Eylül öncesinde ve sonrasında şehit düşen; darağacında, zindanlarda, işkencelerde ve sürgün yollarında bu milletin geleceği uğruna ağır bedeller ödeyen ülkücü kardeşlerimiz başta olmak üzere; vatanı, devleti ve milleti uğruna canını ortaya koyan, bedel ödeyen ve şehadete yürüyen her fikirden insanımızı minnetle, duayla ve şükranla anıyorum.
Onların çektikleri çileyi bir nostaljiye dönüştürmeden; ödedikleri bedeli yalnızca bir sloganın içine sıkıştırmadan; bıraktıkları emaneti, gösterdikleri sadakati ve taşıdıkları sorumluluğu hatırlayarak, bugün hayatta olan büyüklerimizi ve kardeşlerimizi saygı, sevgi ve muhabbetle selamlıyorum.
İdealleri, ülküleri, vatanı ve milleti uğrunda şehit düşen başta ülküdaşlarımız olmak üzere, bu toprakların ve bu milletin geleceği için can veren bütün aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum. Ruhları şâd, mekânları cennet, makamları yüce olsun.
- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 1983 Antalya Son Haber
