ANTALYA EDEBİYAT DOSTLARI GRUBU DÜNYA ÖYKÜ GÜNÜ'NDE BULUŞTU
Antalya Edebiyat Dostları Grubu tarafından Dünya Öykü Günü kapsamında düzenlenen söyleşide, öykü türünün tarihsel gelişimi, günümüzde geçirdiği dönüşüm ve okur-yazar ilişkisi ele alındı.

14 Şubat 2026 Cumartesi 21:16
Öykü Türü ve Dönüşümü Dünya Edebiyat Günü'nde Tartışıldı
Dünya Öykü Günü etkinliğine katılan Grup üyeleri, öykünün edebiyat içindeki yeri, olay ve durum öyküsü ayrımı ile günümüzde öne çıkan “küçürek öykü” eğilimi üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Söyleşinin açılış konuşmasını yapan Moderatör Yalçın Duman, öykünün insan hayatının kısa ama yoğun bir kesitini yansıtan en kapsayıcı anlatı türlerinden biri olduğu vurguladı. Romanın hayatın bütününü, anının ise bireysel yaşam kesitlerini anlattığını belirterek bu üç türün edebiyatta “anlatı” ya da eski adıyla “tahkiye” türleri olarak tanımlandığını ifade etti.
Antalya Edebiyat Dostları Grubu üyeleri, Prof Dr Fuat Bozkurt ve Doç Dr Bekir Direkci'nin öykü ile ilgili düşüncelerini ifade etmelerinin ardından, konu hakkındaki düşüncelerini ortaya koyarak doyumsuz bir Dünya Öykü Günü etkinliğine imza attılar..
Maupassant ve Çehov: İki Büyük Öykü Geleneği
Konuşmalarda, öykü türüne damga vuran iki büyük isim öne çıktı. Fransız yazar Guy de Maupassant’ın klasik olay öyküsünün kurucusu olduğu belirtilirken, giriş–gelişme–sonuç yapısına dayalı, merak unsurunu merkeze alan bu anlatı tarzının Türk edebiyatında da uzun yıllar etkili olduğu ifade edildi.
Rus edebiyatının büyük ustası Anton Çehov ise “durum öyküsü” anlayışıyla öyküye yeni bir yön kazandıran isim olarak değerlendirildi. Çehov’un öykülerinde belirgin bir olaydan çok, bir anın, bir ruh hâlinin ve insanın iç dünyasının anlatıldığı vurgulandı.
Nabokov’un Çehov Okumaları
Amerikalı yazar ve edebiyat profesörü Vladimir Nabokov’un Edebiyat Dersleri kitabında Anton Çehov’a geniş yer ayırdığı hatırlatıldı. Nabokov’un özellikle Çukurda ve Köpekli Kadın adlı öyküler üzerinde ayrıntılı çözümlemeler yaptığı, Köpekli Kadın öyküsünü dünya edebiyatının önemli yapıtları arasında gördüğü aktarıldı.
Ancak konuşmacılar, Çehov tarzı öykülerin her okurda aynı etkiyi yaratmadığını, bazı okurların olay örgüsü ve gerilim barındıran öyküleri daha yakın bulduğunu da dile getirdi.
Türk Edebiyatında Öykü Geleneği
Söyleşide Türk edebiyatına da geniş yer ayrıldı. Ömer Seyfettin’in Türk hikâyeciliğinin yapı taşlarından biri olduğu, olay öyküsü geleneğinin en güçlü temsilcileri arasında yer aldığı belirtildi. Sabahattin Ali’nin ise hem olay hem insan psikolojisini derinlikli biçimde ele alan hikâyeleriyle öne çıktığı vurgulandı.
Sait Faik Abasıyanık’ın Çehov’la sıkça anılmasına rağmen, öykülerinde gerilim ve canlılık unsurlarını barındırdığı, bu yönüyle Çehov’dan ayrıldığı ifade edildi. Günümüz öykücülüğünde ise Mustafa Kutlu’nun sade ve minimal anlatımıyla çağın ruhuna uygun bir çizgi izlediği dile getirildi.
Küçürek Öykü Tartışması
Toplantıda, son yıllarda edebiyat çevrelerinde sıkça konuşulan “küçürek öykü” türü de gündeme geldi. Çok kısa, yoğun ve minimal anlatımlara dayanan bu türün, günümüz insanının zaman kısıtı ve artan okuma seçenekleriyle bağlantılı olarak ortaya çıktığı belirtildi.
Bu alanda Türkiye’de önemli çalışmaları bulunan isimlerden biri olarak Tarık Günersel anıldı. Günersel’in, çağımızda metnin özlü ve yoğun olması gerektiğine dair görüşleri paylaşıldı.
Okuyucu Tercihi Belirleyici
Katılımcılar, öyküde olay mı yoksa durum mu sorusundan ziyade, metnin sahiciliği ve tematik gücünün belirleyici olduğunu ifade etti. Bazı konuşmacılar, her iki anlatı biçimini birlikte barındıran öykülerin daha kalıcı olabildiğini vurguladı.
Öyküde Tema mı Teknik mi? Kuşaklararası Tartışma
Düzenlenen söyleşide, öykü türünün günümüzde geçirdiği dönüşüm, bu kez tema–teknik ekseninde ele alındı. Katılımcılar, hızlanan yaşam temposunun edebiyata etkisi, kısa ve yoğun anlatıların yükselişi ile kuşaklar arasındaki algı farkını değerlendirdi.
Konuşmacılar, öyküde tematik derinliğin teknik ayrıntılardan daha belirleyici hâle geldiğini vurguladı. Teknik tartışmaların daha çok işin ustalarını ilgilendirdiği, okur açısından ise temanın ve duygunun öne çıktığı ifade edildi.
Mark Twain’den Türk Öyküsüne İroni
Söyleşide Amerikan edebiyatının önemli isimlerinden Mark Twain’e de değinildi. Twain’in ironik anlatımının Türk edebiyatındaki karşılığının çoğu zaman Memduh Şevket Esendal ile kurulduğu belirtilerek, Esendal’ın bu yönüyle çok güçlü bir öykücü olduğu ifade edildi.
Hızlanan Hayat, Kısalan Metinler
Konuşmalarda, günümüz yaşam biçiminin edebiyat üzerindeki etkisine dikkat çekildi. Kırsal yaşamın yerini hızla kent hayatına bırakması, tüketim alışkanlıklarının değişmesi ve dijital medyanın etkisiyle algı süresinin kısaldığı vurgulandı.
“Artık 10–20 saniyelik videoları bile geçiyoruz” diyen katılımcılar, bu durumun öyküyü de dönüştürdüğünü, kısa, yoğun ve estetik metinlerin öne çıktığını belirtti. Ancak ileri yaştaki kuşakların bu yeni ritme ne ölçüde uyum sağlayabileceğinin ayrı bir tartışma konusu olduğu ifade edildi.
Okuma Kültürü ve Yazarlığa Başlama Cesareti
Söyleşide söz alan öykü yazarı Kamile Yılmaz, yazın hayatına yönelmesinde Fakir Baykurt’un teşvik edici rol oynadığını anlattı. Çocukluk yıllarında evlerinde radyo dahi olmadığını, ancak köylerinde güçlü bir kütüphane bulunduğunu belirten Yılmaz, klasikleri erken yaşta okumanın yazmaya cesaret verdiğini söyledi.
Eğitimci kimliğiyle çocuk kitaplarına yönelme sürecini de anlatan Yılmaz, beş çocuk kitabının ardından roman ve öykü yazdığını ifade etti. Kısa öyküye ilişkin Fakir Baykurt’un “kibrit gibi” benzetmesini hatırlatarak, kısa öykünün yazım sürecinin aslında uzun ve zahmetli olduğuna dikkat çekti.
“Öykü Zamanın Tanığıdır”
Etkinlikte söz alan Yavuz Ali Sakarya, kendisini öykücü ya da romancıdan çok değerlendirme yazarı olarak tanımladı ve bu alanda Asım Bezirci’yi örnek aldığını söyledi. Öykü yazmayı denediğini ancak esas olarak eleştirel okumaya yakın durduğunu ifade etti.
Yunus Emre ile Mevlânâ arasında anlatılan bir menkıbeyi hatırlatan konuşmacı, anlatının özlü olmasının önemine vurgu yaptı. Yunus Emre’nin birkaç dizeyle derin anlamlar kurabilmesini örnek göstererek, günümüzde öykünün roman karşısında daha kısa ve yoğun bir anlatı alanı hâline geldiğini dile getirdi.
“Hepimiz Gogol’ün Paltosundan Çıktık” Sözü Üzerinden Öykünün Kökeni Tartışıldı
Dünya Öykü Günü nedniyle düzenlenen söyleşide, öykü türünün kökeni, eleştiri geleneği ve kısa öykünün günümüzdeki yükselişi ele alındı. Katılımcılar, 19. yüzyıl Rus edebiyatından günümüz Türk öykücülüğüne uzanan çizgide önemli göndermelerde bulundu.
Söyleşide, Rus edebiyatının büyük romancısı Fyodor Dostoyevski’nin “Hepimiz Nikolay Gogol’ün paltosundan çıktık” sözünün önemine dikkat çekildi. Gogol’ün Palto adlı öyküsünün yalnızca Rus edebiyatı için değil, dünya öykücülüğü açısından da kurucu bir metin olduğu vurgulandı. Dostoyevski’nin bu sözle, 19. yüzyıl Rus yazarlarının ortak kaynağına işaret ettiği ifade edildi.
Antalya Öykü Günleri’nin Belleği ve Arşiv Sorunu
Programda söz alan şair Yunus Yaşar, 1990’lı yılların sonu ile 2000’li yılların başında ANSAN tarafından düzenlenen Antalya Şiir Günleri ve Antalya Öykü Günleri’ne değindi. Bu etkinliklerin yıllar boyunca çok sayıda yazarı Antalya’da buluşturduğunu belirten Yaşar, kalıcı bir kurumsal arşiv oluşturulmadığını söyledi.
Yaşar, bu eksikliği bireysel çabalarıyla gidermeye çalıştığını ifade ederek, onur konuğu olarak ağırlanan Leyla Erbil, İnci Aral, Demir Özlü ve Necati Güngör gibi isimlerin yanı sıra, etkinliklerde konuşmacı olarak yer alan birçok yazarın kayıtlarını kitaplaştırdığını dile getirdi.
Kısa Öykü ve Devrimci Dil
Söyleşide kısa öykü ve küçürek öykü türü de ayrıntılı biçimde ele alındı. Kısa öykünün sürprizli, zamansız ve yoğun bir anlatım gerektirdiği; derinlikten yoksun olduğu yönündeki eleştirilerin doğru olmadığı savunuldu. Katılımcılar, “Kısa bir öykü iki kez iyidir” ifadesiyle bu türün anlatı gücüne vurgu yaptı.
Öykücülüğün kurucu isimlerinden Anton Çehov’un “Duvarda bir silah varsa, oyun sonunda patlamalıdır” sözünün, öyküde gereksiz ayrıntıdan kaçınmanın temel ilkelerinden biri olduğu hatırlatıldı.
Kısa Öykü Geleceğin Dili mi?
Kısa öykü üzerine çalışmalarıyla tanınan Aydın Şimşek’in görüşleri de paylaşıldı. Şimşek’in, kısa öykünün çok katmanlı anlam yapısı sayesinde okura açık bir alan sunduğu ve bu yönüyle “geleceğin öykü dili” olacağı yönündeki değerlendirmesi aktarıldı.
Şimşek’in farklı kentlerde düzenlediği öykü atölyelerinde, özellikle yazmaya yeni başlayanlara kısa öykü üzerinden çalışmalar yaptırdığı, bu deneyimlerin dergi ve yayınlarla kalıcı hâle getirildiği belirtildi.
Söyleşide, kısa öykünün yalnızca biçimsel bir tercih değil, çağın hızına ve algısına yanıt veren deneysel ve devrimci bir anlatı alanı olduğu değerlendirmesi yapıldı.
Öykünün Serüveni Sümerlerden Cumhuriyet’e Uzanan Bir Çizgide Ele Alındı
Düzenlenen edebiyat söyleşisinde, öykü türünün tarihsel gelişimi Sümerlerden başlayarak Türk ve Batı edebiyatı üzerinden ele alındı. Konuşmacılarda Muharrem Yellice, öykünün insanlık tarihindeki en eski anlatı biçimlerinden biri olduğunu vurguladı.
Söyleşide, ilk öykü örneklerinin Sümerler dönemine uzandığı belirtilerek, tabletler aracılığıyla günümüze ulaşan Gılgamış Destanı’nın bir olay anlatısı olarak değerlendirilmesi gerektiği ifade edildi. Destanda yer alan despot yönetici figürü ve halkın kolektif itirazının, erken dönem hikâye kurgusunun temel unsurlarını barındırdığı dile getirildi.
Destanlardan Milletleşmeye
Konuşmacılar, destanların milletleşme sürecinde ortaya çıktığını belirterek, her dili ve kültürü oluşmuş milletin kendine özgü destanlara sahip olduğunu söylediler. Destanların masalla karıştırılmaması gerektiği vurgulanırken, destanların tarihsel gerçekliğe daha yakın ve kolektif hafızayı yansıtan metinler olduğu ifade edildi.
Türklerin dünya üzerinde en fazla destana sahip milletlerden biri olduğu belirtilirken, bu destanların yeterince işlenmediği ve çağdaş anlatı türlerine dönüştürülemediği görüşü paylaşıldı. Destanlardan roman, öykü ve tiyatro metinleri üretilebileceği, ancak bu alanda eksiklik bulunduğu ifade edildi.
Uygur dönemine ait destanlı metinlere ve özellikle Sekiz Yükmek adlı eserin önemine değinilerek, bu metnin erken dönem anlatı geleneği açısından dikkat çekici olduğu aktarıldı.
Batı’da Öykü ve Romanın Doğuşu
Destan ve masaldan ayrılan ilk modern öykü anlayışının 14. yüzyılda İtalya’da ortaya çıktığı ifade edildi. Decameron’un, zaman, mekân ve karakter kurgusuyla modern hikâyenin temelini attığı belirtildi.
Batı edebiyatında roman türünün gelişiminde Dante Alighieri’nin İlahi Komedya adlı eserinin dönüm noktası olduğu, daha sonraki yüzyıllarda Victor Hugo ve Stendhal gibi yazarların bu geleneği ileri taşıdığı kaydedildi.
Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türk Öyküsü
Batı’daki bu gelişmelerin Türk edebiyatına Tanzimat döneminde yansıdığı belirtilerek, Ahmet Mithat Efendi ve Sami Paşazade Sezai’nin, derinlikten ziyade okuma alışkanlığı kazandıran metinler ürettiği ifade edildi.
Cumhuriyet dönemi öykücülüğünde Ömer Seyfettin’in yalın diliyle öne çıktığı, ancak psikolojik derinlik açısından Sait Faik Abasıyanık’ın Türk öyküsünde ayrı bir yere sahip olduğu vurgulandı. Sait Faik’in insanı merkeze alan anlatımı ve merhamet duygusunu öne çıkaran yaklaşımının, eğitim müfredatında yeterince işlenmediği görüşü paylaşıldı.
İnsan Olma Hali Öykünün Merkezinde
Söyleşide, Stefan Zweig’ın öykülerine de değinildi. Zweig’ın, özellikle bazı metinlerinde insanın vicdanı, merhameti ve dönüşümünü merkeze alan güçlü bir anlatı kurduğu ifade edildi.
Konuşmacılar, öykünün temelinde “acıma, insanlaşma ve başkasının dünyasına geçebilme” duygusunun yer aldığını belirterek, kısa ve yoğun anlatının bu duyguları daha etkili biçimde aktarabildiğini söylediler.
2026 Yılı Dünya Öykü Günü Bildirisi
Bu arada Mustafa Balel tarafından hazırlanan 2026 Yılı Dünya Öykü Günü Bildirisi, Gürsel Kaya tarafından okundu. Bildiride şu ifadeler yer aldı:
"Özünde bir anlatı olan öykü sıradan bir yazın türü değildir.
Bir hayattır. Hayatın sesi. Hayatın kendisi.
Bir bakmışsınız, bir hınzırlık yapmayı tasarlayan afacan bir çocuğun dudaklarının kenarındaki şeytani seğirme olarak gösterir kendini. Bir bakarsınız, başı önünde ürkek adımlarla babası yaşındaki bir adamın peşi sıra ilerlemekte olan kucağı kundaklı, karnı burnunda pembe yanaklı bir tazenin gözlerindeki hüzün olarak çıkar karşımıza. Bazen de bir dükkânın vitrinindeki pahalı bir ayakkabıdan gözünü ayıramayan kızının ilgisini başka yöne kaydırmak için diller döken çaresiz bir babanın sesindeki titreyiş.…
Varoluşundan bu yana yaşamın ve ölümün gizlerini çözmeye çalışan insanoğlu, içindeki ve dışındaki dünyaya sonsuz bir yolculuktadır hep. Hayata sorular sorarak yanıtlarını bulmaya çalışır. İşaretlerle, çizgiyle, sesle, sözle… Böylece bugün edebi türler içinde insan yaşamının ayrılmaz parçası olan öykü doğmuştur.
Yaşamımızda hayati bir öneme sahiptir öykü. İnsanoğlu var olduğu andan başlayarak kendini ifade etmek zorunda kalır. Birilerine bir şeyler anlatmak, bir şeyler aktarmak, bir mesaj iletmek arayışı içindedir. Elindeki malzemeleri kullanarak bazen bir ıslık, bazen bir çığlık, bir gırtlak oyunu, bir el işareti, bazen de mağara duvarına çizdiği bir resimle bu ihtiyacı karşılama arayışı içinde olmuştur hep.
İnsan olmanın gerekliliğidir bu. İnsanlığın ilk evrelerinde acıktığını, susadığını, korktuğunu, şaşırdığını tıpkı bugün bebeklerde olduğu gibi çıkardığı seslerle anlatmak gereği duymaktaydı insan denen varlık. Bir anne çıkardığı bir sesle çocuğunun acıktığını anlıyor, hemen koşup doyuruyordu. Bu insanlar yükselen bir dumandan tehlikeli bir dinozorun gelmekte olduğunu anlayıp önlemlerini alıyorlardı.
Zaman içinde seslerin sözcüklere, sözcüklerin tümcelere dönüşmesi sonucu anlatım bir zenginlik kazanmış ve öykünün temeli atılmıştır.
Öykü, yapısı gereği hayatı sorgulayıp yanıtlar bulmak peşinde sürekli devinim halinde olan insanoğlunun soyut, somut dünyanın arakesitinde gezinerek, insanın kendi varlığıyla, canlı, cansız, tüm öteki varlıklarla ve yaşamlarla yüzleşmesini sağlar. Sıradan bir göz görmese, farkına varmasa da her yerde vardır o. Elimizin altındadır hemen, gözümüzün önündedir… Uzun uzun aramalara gerek yok… Hastane koridorlarında bir garibanın hastabakıcıyı beyaz önlüklü, biraz da bakımlı diye doktor sanarak bir şey sormak üzere yanına yaklaşırken ters iliklediği düğmelere şöyle bir bakmamız yeter.
Kuyruğuna bağlanmış kola kutusundan kurtulamamanın şaşkınlığı içindeki güzeller güzeli bir kedi yavrusu, yürürken ayağımıza takılan topuğu kırık bir kadın ayakkabısı, yanağı diş izinden geçilmeyen bir oyuncak bebek… İşlek bir meydanda fotoğraf mankeni olarak kullanılmak üzere sahibinin koluna etol gibi atılmış yaşlı bir maymunun gözlerindeki bezginlik binlerce sıradan bir bakıştan rahatlıkla gizlenirken her biri cin gibi birer öykü avcısı olan öykü yazarının önünde katman katman açılan birer öyküye dönüşür.
Öykü bir hayattır. Öyküsüz bir dünya yaşamın durduğu, her şeyin son noktayı koyduğu bir dünyadır.
Bu güzel Dünya Öykü Günü’nde, sözcük denen cevheri kuyumcu titizliğiyle bir araya getirerek insanlığın geçmişini dünden bugüne taşırken bugünleri de yarınlara taşıyacak olan öykücü dostlarıma:
'İyi ki varsınız! Yolunuz, ufkunuz açık olsun!' diyorum."
Programın sonunda öykü yazarı İlyas Ali Daştan, Hayata Can Suyu adlı öykü kitabını katılımcılara hediye ederek, öykünün değerini bir kez daha vurgulamak istediğini belirtti.
Program, öykü adına iyi dileklerle ve toplu fotoğraf çekimiyle sona erdi.




- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 1983 Antalya Son Haber
