AKLIMA GELİR, ÜZÜLÜRÜM!

BAHAR UYSAL HAMALOĞLU
01 Mart 2026 Pazar 18:20
Dostum, ölme.
Dinle beni yakan şu sözcükleri
ben söylemesem kimsenin söylemeyeceklerini.
Dostum, ölme.
Şu yıldızlı gecede seni bekleyen benim.
Şu batmakta olan kanayan güneşin
altında seni bekleyen.
Kasvetli toprağa düşen meyveleri seyrediyorum.
Otlarda çiğ damlalarının dans ettiğini görüyorum.
Gecede dev gölgeler sinsice gezinip dans ederken
güllerin yoğun kokusunda.
Güney göğünün altında
öpülmüş bir ağza benzeyen
öğleden sonra havasında seni bekleyen.
Dostum, ölme.
Güneş ve ağaç kokulu bir orman yatağı için
o baş kaldırmış asi çelenkleri
kesen benim.
Kollarında sarı sümbüller taşıyan
Ve yırtılmış gülleri
Ve kanayan gelincikleri.
Seni beklemek için kollarımı kavuşturan, şimdi.
Seni beklemek için yaylarını kırmış
Oklarını bükmüş ben.
Dudaklarında üzümün tadını saklayan benim.
Ovalanmış demetler, ısırılmış kan kırmızılar.
Seni sürgün vermiş ovalardan çağıran.
Şu sevda saatinde seni isteyen benim.
Öğleden sonranın havası
uzun dalları sarsıyor..
Sarhoş yüreğim. Diz çöküp Yaradan'a,
sendeliyor.
Nehir gözyaşlarında boğuluyor.
ve bazen sesi kısılıyor ve saflaşıyor ve ürkekleşiyor.
Gürlüyor, akşam üstü, suyun mavi kederi.
Dostum, ölme.
Şu yıldızlı gecede seni bekleyen benim,
altın bir kumsalda, kızıl zamanlarda.
Yatağın için sümbüller ve güller kesen.
Otların arasında yatan, seni bekleyen benim.
İspanyolcadan çeviri: Bahar Uysal Hamaloglu
Pablo Neruda
Genellikle bir yazı, bir şiir, bir çeviri paylaşırken bir resim veya bir fotoğraf eklemeyi tercih ediyorum. Görsel belleğin desteklenmesi okuyanda sinaptik kavşaklardan gidilecek yol sayısını arttırıyor. Bu şiire de yakıştırdığım resim John Everett Millais’in Ophelia’sı oldu. Beni etkileyen bu resmin öyküsünü araştırdığımda karşıma çıkanları kaydettim. Her resmin, her heykelin, her duvar yazısının bir öyküsü var. Kazıdıkça çıkan…
Shakespeare'in en ünlü karakterlerinden biri olan Ophelia'yı, John Everett Millais'in ünlü tasvirini hatırlamadan düşünmek zordur. Hamlet'te, hassas ve kırılgan Ophelia, sevgilisi Hamlet onu reddettikten ve babası Polonius'u öldürdükten sonra kederden deliye döner. Tüm duyularını yitirdiğinde Ophelia kendini yabani çiçeklerden oluşan "fantastik çelenklerle" süsler, şatodan çıkıp yakınlardaki bir dereye doğru kendi kendine şarkı söyleyerek yürür. Kraliçe Gertrude bunu oyunda şöyle anlatır:
Otlu kupalar ve kendisi aşağı düştüğünde
Ağlayan dereye. Giysileri genişçe yayıldı;
Ve denizkızı gibi, bir süre onu yukarı taşıdılar:
Ancak talihsiz Ophelia kısa süre sonra battı ve boğuldu.
Millais'in tablosu, doğal ortamı ve Ophelia'nın, elbisesinin suya batıp onu aşağı çekmeye başlamasından hemen önce su yüzeyinin hemen altındaki görünümünü yakalar. Belki de en çarpıcı kısım yüzündeki ıssız ifade ve neredeyse yalvarırcasına uzanan elleridir. Poz o kadar ikoniktir ki bu görüntü birçok kez taklit edilmiştir. Böylesine gerçekçi bir tasviri elde etmek için Millais, kendisine küvette poz veren ve akarsuyun etkisini yeniden yaratan bir modeli resmetme serüveninde saatler harcamıştır.
Lizzie olarak bilinen modeli Elizabeth Siddal, büyük ölçüde bu resim sayesinde kendi başına ünlendi ve Ophelia'nınkine benzer trajedilerle dolu kısa bir hayat yaşadı. 1829'da Londra'da altı kardeşten biri olarak dünyaya geldi. Babası kaybettiği bir mülke ilişkin yasal hak iddia etmek için çok zaman ve para harcadı. Ailesi düşünüldüğünden daha az varlıklıydı. Lizzie'nin okula gittiğine dair bir kayıt yok, ancak küçük yaştan itibaren okuyabiliyor, yazabiliyordu. Şiiri çok seviyordu. Ebeveynlerinin mülk sahibi olma istekleri göz önüne alındığında, Lizzie ve kardeşleri muhtemelen tavırlarını etkileyen görgü ve sosyal nezaket konusunda eğitilmiş olmalıydılar. Lizzie yirmi yaşına geldiğinde, uzun boylu, hafif androjenik yapıda ve güzel olmaktan çok çarpıcı bir kız olarak tanımlanıyordu. Göz kamaştırıcı bakır rengi kızıl saçları vardı. Bu özellikler, ilk işini bulmasında ona yardımcı oldu.
1850'de Londra'da bir şapkacı dükkanında çalışırken sanatçı William Deverell'in bir arkadaşı tarafından fark edildi. Deverell, o sırada On İkinci Gece'nin büyük bir tablosu üzerinde çalışıyordu ve erkek kılığında poz verecek bir modele ihtiyacı vardı. Lizzie'nin çarpıcı bakışları bu rol için biçilmiş kaftandı. Bir gün Walter Howell Deverell stüdyoya daldı. Heyecanla, "Hey siz, arkadaşlar, ne kadar muhteşem güzellikte bir yaratık bulduğumu bilemezsiniz... O bir kraliçe gibi, inanılmayacak kadar uzun." diye haykırdı. Siddal, Ön-Rafaelitler olarak bilinen ve aralarında Ford Maddox Brown, Dante Gabriel Rossetti ve John Everett Millais'in de bulunduğu bir sanatçı çevresinin bir parçası hâline geldi. Rosetti, Deverell'in yeni modeline onu gördüğü anda hayran kalmıştı. Rossetti onu takip etmekte vakit kaybetmedi ve Deverell'in stüdyosundaki ikinci gününde kendisi için modellik yapmasını istedi. İkisi arasında kısa sürede bir aşk ilişkisi başladı. Lizzie başlangıçta diğer ön-Rafeelitler için poz vermiş ve birçok ünlü resmin ilham perisi olmuş olsa da 1852'den sonra sadece Rosetti için modellik yapmaya başladı.
1852'de Millais Siddal’den Ophelia tablosu için uzun bir süre boyunca küvette poz vermesini istediğinde, suyu alttan ısıtmak için lambalar kullanmaya karar vermişti. Ancak bu lambalar patladı ve su buz kesildi. Lizzie suda şikâyet etmeden yatmaya devam etti; ancak çok hastalandı. Ailesi bir doktor çağırmak zorunda kaldı ve Millais’i ona karşı yasal işlem başlatmakla tehdit etti ve sonunda Millais tüm tıbbi faturaları ödemek zorunda kaldı. Bu aşamada doktoru tarafından kendisine büyük ihtimalle afyon reçete edilmişti ve Lizzie yıllar boyu bunu yoğun bir şekilde kullanmaya mahkûm oldu. Aşırı doz kullanımı nedeniyle 1862 yılında 33 yaşındayken öldü.
"Yıpranmış" şiirindeki kendi sözleri üzücü bir kehanete benzer:
Sadece çöken bir kalp ve acının yorgun gözlerini,
Gülümseyemeyen ve bir daha gülemeyecek solgun bir ağız verebilirim.
(İngilizceden şiir çevirisi: Bahar Uysal Hamaloglu)
8 Mart’ın yaklaştığı şu günlerde gözümde Camille Claudel, Rodin’in, Hilma af Klimt, Kandinsky ve Mondrian’ın, Vivian Meier, Henri Cartier-Bresson’un, Artemizia Gentileschi, babası Orazio’nun, Berthe Morisot, Renoir ve Manet’in önünde, arkalarındakileri gölgede bırakıp ışıl ışıl parlayarak yürüyorlar. Bazen düşünürüm, günler, haksızlık ettiklerimiz, görmezden duymazdan geldiklerimiz, üstünü örttüklerimiz, ayıp ettiklerimiz, unuttuklarımızdan özür dilemek için bir günlük vesileler midir? Suyun derinliğinde gölgede bırakılan, yalnızlaştırılan, unutulan Siddal’in kırık gülümsemesi, çaresizliğe açtığı elleri gelir aklıma. Üzülürüm!
- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 1983 Antalya Son Haber
