3 MAYIS 1944'TEN BUGÜNE TÜRKÇÜLÜK

MUHARREM YELLİCE
02 Mayıs 2026 Cumartesi 21:11
Cumhuriyet’in Kurucu Fikrinden Bir Diriliş Hafızasına
3 Mayıs 1944, yalnızca bir mahkeme günü değildir. Bu tarih, Türk milliyetçiliği fikrinin II. Dünya Savaşı’nın ağır şartları altında devlet politikasıyla karşı karşıya geldiği tarihî bir kırılma noktasıdır. Olayı sadece Nihal Atsız–Sabahattin Ali davası yahut Türkçülük-Turancılık yargılamaları çerçevesinde ele almak eksik olur. 3 Mayıs’ı doğru anlayabilmek için Cumhuriyet’in kuruluş ideolojisini, Atatürk milliyetçiliğini, savaş yıllarının dış politika baskılarını, Sovyet tehdidini ve Türkiye’de yükselen ideolojik ayrışmaları birlikte değerlendirmek gerekir [1], [2], [3].
Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı bakiyesi çok milletli bir imparatorluğun yıkıntıları üzerinde kurulmuştur. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kurulan yeni devlet, ümmet esasından millet esasına; hanedan bağlılığından millî egemenlik fikrine; imparatorluk siyaseti yerine çağdaş ve bağımsız millî devlet anlayışına geçişin adıdır. Bu bakımdan Cumhuriyet’in kurucu omurgasında Türk milleti fikri vardır [1].
Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı dar, biyolojik ve dışlayıcı bir ırkçılık değildir. Onun milliyetçiliği; tarih, dil, kültür, ortak vatan, ortak kader ve vatandaşlık bilinci etrafında şekillenen siyasal ve kültürel bir millet anlayışıdır. “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” sözü, bu anlayışın en açık ifadesidir [1]. Burada Türk milleti, yalnızca soy bağıyla değil; aynı vatanı, aynı devleti ve aynı gelecek idealini paylaşan tarihî bir topluluk olarak tanımlanır.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türk Tarih Kurumu’nun ve Türk Dil Kurumu’nun kurulması, dil ve tarih çalışmalarının devlet eliyle desteklenmesi, millî eğitim politikalarının Türk kimliği etrafında şekillendirilmesi tesadüf değildir. Osmanlı’nın son döneminde devleti kurtarmak için başvurulan Osmanlıcılık ve İslamcılık siyasetleri tarihî şartlar içinde sonuç vermemiş; Cumhuriyet, yeni devletin temelini Türk milleti gerçeği üzerine kurmuştur [1], [2]. Bu nedenle Türkçülük, Cumhuriyet’in dışında doğmuş bir fikir değil; Cumhuriyet’in kuruluş zemininde yer alan temel fikrî damarlardan biridir.
Ancak 1944 yılına gelindiğinde Türkiye son derece hassas bir tarihî kavşağa girmiştir. II. Dünya Savaşı bütün dünyayı sarsmış, Türkiye ise savaşa girmemek için dikkatli bir denge politikası izlemek zorunda kalmıştır. Savaşın başlarında Almanya güçlü görünürken, 1944’e doğru Sovyetler Birliği üstünlüğü ele geçirmiştir. Bu durum, Türkiye açısından büyük bir endişe kaynağıdır. Çünkü Rus yayılmacılığı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devreden tarihî bir devlet hafızasıdır. Sovyetler Birliği’nin savaş sonrasında Boğazlar, Kars ve Ardahan üzerinde baskı kuracağı ihtimali, Ankara’nın en ciddi güvenlik kaygılarından biri hâline gelmiştir [3], [4].
İşte 3 Mayıs 1944 olayları bu gergin atmosferde patlak vermiştir. Nihal Atsız’ın Orhun dergisinde dönemin bazı isimlerini komünistlikle ve Sovyet yanlılığıyla suçlaması, Sabahattin Ali’nin Atsız’a dava açması ve bu dava etrafında milliyetçi gençliğin Ankara’da gösteriler yapması, aslında daha derindeki bir fikrî ve siyasî çatışmanın dışa vurumudur [5], [6].
Atsız ve çevresi, Türkiye’nin Sovyet tehlikesine karşı millî bir bilinçle güçlendirilmesi gerektiğini savunuyordu. Onlara göre komünizm, yalnızca bir fikir hareketi değil; Moskova merkezli bir siyasî nüfuz aracıdır. Türkçüler için mesele, sadece ideolojik bir tartışma değil, millî güvenlik meselesidir. Türk dünyasının Sovyet hâkimiyeti altında bulunması, Kafkasya ve Orta Asya’daki Türk topluluklarının durumu, Türkiye’deki Türkçü aydınlarda derin bir hassasiyet uyandırmıştır [5], [6], [7].
İnönü yönetimi ise meseleyi başka bir devlet refleksiyle değerlendirmiştir. Türkiye savaşa girmemiştir ve savaşın sonu yaklaşırken Sovyetleri tahrik edecek her söylemden kaçınmaya çalışmaktadır. Turancı söylemin yükselmesi, Sovyetler tarafından Türkiye aleyhine kullanılabilecek bir gerekçe sayılabilirdi. Ayrıca Almanya’nın yenileceği artık anlaşılmaya başlamıştı. Bu şartlarda Türkçü çevrelerin Alman yanlısı gibi gösterilmesi, Ankara’yı uluslararası alanda zor durumda bırakabilirdi [3], [4].
Bu yüzden 1944 Türkçülük-Turancılık yargılamaları, yalnızca iç politik bir olay olarak görülmemelidir. Bu dava, savaş şartlarında devletin dış politika kaygılarıyla milliyetçi fikir hareketleri arasında doğan gerilimin sonucudur. İnönü yönetimi, Sovyetleri tahrik etmemek ve Batı dünyası karşısında Türkiye’yi saldırgan bir Turancı siyaset izliyormuş gibi göstermemek için Türkçü hareketi baskı altına almıştır [3], [4], [7].
Fakat burada tarihî bir çelişki vardır. Cumhuriyet’i kuran millî fikir, savaş şartlarının baskısı altında bizzat Cumhuriyet yönetimi tarafından sınırlandırılmıştır. Bu durum, Türkçülük fikrini ortadan kaldırmamış; aksine ona güçlü bir mağduriyet hafızası kazandırmıştır. 3 Mayıs’ın daha sonra Türkçüler Günü olarak anılmasının temelinde de bu hafıza vardır. Atsız, Alparslan Türkeş ve diğer sanıkların yargılanması, Türkçü çevrelerde bir fikrin mahkûm edilmesi olarak görülmüştür [6], [7]. Böylece 3 Mayıs, yalnızca bir dava tarihi olmaktan çıkmış; Türk milliyetçilerinin kendi fikirlerini devlet karşısında bile savunmak zorunda kaldıkları sembolik bir güne dönüşmüştür.
1944 hareketinin çıkış sebebini yalnızca romantik bir Turan hayaliyle açıklamak doğru değildir. Elbette Türk dünyasına duyulan ilgi, esir Türkler meselesi, Orta Asya ve Kafkasya’daki Türk topluluklarına yönelik hassasiyet bu fikrin önemli unsurlarıdır. Ancak 1944’te Türkçü-Turancı çıkışın asıl arka planında Sovyet tehdidi ve komünist nüfuz endişesi vardır. Türkçüler, Sovyet Rusya’yı yalnızca ideolojik değil, tarihî ve jeopolitik bir tehdit olarak görmüşlerdir [5], [6], [7].
Bu bakımdan 3 Mayıs, Türk milliyetçiliğinin savunmacı bir refleksle yeniden yükseldiği tarihtir. Atatürk’ün milliyetçiliği devlet kurucu bir milliyetçilikti. Hedefi, parçalanmış bir imparatorluktan bağımsız ve çağdaş bir Türk devleti çıkarmaktı. 1944 Türkçülüğü ise daha çok savunmacı ve tepkisel bir karakter taşır. Sovyet yayılmacılığına, komünist örgütlenmelere, millî kültürün zayıflatılacağı korkusuna ve Türk dünyasının unutulmasına karşı doğmuştur [1], [5], [6]. Bu yönüyle 1944 Türkçülüğü, Atatürk Cumhuriyeti’nin dışında değil; onun millî esasını daha sert ve mücadeleci bir üslupla savunma iddiasındadır.
3 Mayıs’ın bugün kutsanmasının sebebi de bu tarihî hafızadır. Türk milliyetçileri için 3 Mayıs, yalnızca geçmişte yaşanmış bir yargılama değildir. Bu gün, Türk milletini sevmenin, Türk dünyasına ilgi duymanın ve millî kimliği savunmanın suç sayılamayacağını hatırlatan bir semboldür. Bu yüzden 3 Mayıs, bir matem günü değil; bir fikir dirilişi günü olarak görülmüştür [6], [7].
Bugün 3 Mayıs’ın anlamı daha da genişlemiştir. Türkiye, küreselleşme, kimlik siyaseti, etnik ayrışma, mezhepçilik, bölgesel müdahaleler ve üniter devlet yapısını tartışmaya açan baskılarla karşı karşıyadır. Böyle bir dönemde 3 Mayıs, Cumhuriyet’in Türk milleti esasına dayanan kuruluş felsefesini hatırlatan önemli bir gündür. Çünkü millî devlet fikri zayıfladığında, ortak vatandaşlık bilinci de zayıflar. Ortak tarih, ortak dil ve ortak gelecek fikri aşındığında, toplum farklı kimlik siyasetlerinin baskısı altında parçalanmaya açık hâle gelir [1], [2], [3].
Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılması da 3 Mayıs hafızasını yeniden güçlendirmiştir. Çünkü Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan gibi bağımsız Türk cumhuriyetlerinin ortaya çıkması, Türk dünyası fikrinin bütünüyle hayal olmadığını göstermiştir. 1944’te tehlikeli ve suçlayıcı bir kavram gibi görülen Türk dünyası ilgisi, Soğuk Savaş sonrasında kültürel, ekonomik ve diplomatik bir gerçeklik hâline gelmiştir [7].
Elbette bugünün dünyasında Turan fikri romantik bir yayılmacılık şeklinde değil; Türk devletleri ve toplulukları arasında eğitim, kültür, ekonomi, diplomasi, teknoloji ve savunma alanlarında iş birliği şeklinde düşünülmelidir. 21. yüzyıl Türkçülüğü, yalnızca geçmişin kahramanlık hatıralarıyla yaşayamaz. Bugünün Türkçülüğü bilimde, sanatta, teknolojide, eğitimde, üretimde, savunma sanayisinde, yapay zekâda, uzay çalışmalarında ve kültürel diplomaside kendini göstermelidir.
Türkçülük, hamasetle sınırlı kalırsa çağın gerisine düşer. Fakat köklerinden koparsa da ruhunu kaybeder. Bu nedenle geleceğin Türkçülüğü, hem tarih şuuruna hem de çağdaş bilim anlayışına dayanmalıdır. Irkçılığa düşmeden millî, öfkeye kapılmadan şuurlu, geçmişe saplanmadan köklü, çağın gerisinde kalmadan yenilikçi bir Türkçülük anlayışına ihtiyaç vardır.
Bugün Türkçü olmak, yalnızca geçmişin büyük isimlerini anmak değildir. Türkçü olmak; Türkçeyi korumak, Türk tarihini bilmek, Cumhuriyet’in üniter yapısına sahip çıkmak, Türk dünyasıyla bağları güçlendirmek, gençleri bilim ve teknolojiyle donatmak, millî kültürü çağdaş üretim alanlarına taşımak demektir. Türkçülük, yalnızca hatıra değil; aynı zamanda sorumluluktur.
3 Mayıs 1944 bu bakımdan tarihî bir uyarıdır. Devletler bazen dış politika şartları nedeniyle kendi kurucu fikirleriyle bile gerilim yaşayabilir. Fakat millet fikri, yalnız devlet belgelerinde değil; aydınların kaleminde, gençlerin vicdanında ve toplumun tarih hafızasında yaşarsa kalıcı olur. 3 Mayıs, Türk milliyetçiliğinin bu hafızayı diri tuttuğu sembol günlerden biridir.
Sonuç olarak 3 Mayıs 1944, Atatürk Cumhuriyeti’nin kurucu milliyetçilik fikri ile II. Dünya Savaşı şartlarının doğurduğu devlet refleksi arasındaki gerilimin adıdır. Türkçü-Turancı hareketin çıkış sebebi, Sovyet yayılmacılığına ve komünist nüfuza karşı millî bir savunma hattı oluşturma arzusudur. Bugün 3 Mayıs’ın anılması ise, bu fikrin mahkûm edilemeyeceğini gösteren tarihî bir hatırlamadır.
3 Mayıs, Türk milletinin kendi adıyla, kendi diliyle, kendi devletiyle ve kendi geleceğiyle var olma iradesinin sembolüdür. Bu irade, ancak Atatürk’ün akılcı, millî ve çağdaş Cumhuriyet anlayışıyla birleştiğinde geleceğe taşınabilir.
Türkçülük, geçmişe bağlılık kadar geleceği kurma iradesidir. 3 Mayıs da bu iradenin tarihî hafızadaki adıdır.
Kaynakça
[1] Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara.
[2] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul.
[3] Feroz Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu, Kaynak Yayınları, İstanbul.
[4] Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, İstanbul.
[5] Hüseyin Nihal Atsız, “Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye Açık Mektup”, Orhun, sayı 15, 1 Mart 1944.
[6] Hüseyin Nihal Atsız, “Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye İkinci Açık Mektup”, Orhun, sayı 16, 1 Nisan 1944.
[7] Jacob M. Landau, Pan-Türkizm, Sarmal Yayınevi, İstanbul
- Geri
- Ana Sayfa
- Normal Görünüm
- © 1983 Antalya Son Haber
